Prof. Dr. Remzi KILIÇ

SELÇUKLULARDAN OSMANLILARA MEDRESELER VE YÖNETİM İLİŞKİLERİ

Kılıç, R. (2011). Selçuklulardan Osmanlılara Medreseler ve yönetim ilişkileri. (Editör: Cemil Öztürk), Prof. Dr. Yahya Akyüz’e Armağan, Türk Eğitim Tarihi Araştırmaları, Pegem Yayınları, Ankara, ss. 857-871.

Prof. Dr. Remzi KILIÇ*

Özet:

Türk Milleti’nin tarihi sürecinde devlet adamlarına rehberlik eden ve yönetimin hemen her aşamasında hizmet eden, saygın bir topluluk olan bilginleri görmek mümkündür. Bu aydınların verimliliğini ve faaliyetlerini ortaya koyabilmek için Türk Devlet Geleneği’nin iki önemli hanedanlığı olan Selçuklular ve Osmanlılar zamanında medreseleri, kuruluş ve işleyişleri bakımından ele almak gerekir. Gerek Çin Kaynakları, gerekse Göktürk Kitabeleri, Türklerin Müslümanlığı kabul etmeden önceki dönemlerde Türk Kültür hayatının çok ileri bir düzeyde bulunduğunu ve bilginlerin önemli bir konum ve nüfuz sahibi şahsiyetler olduklarını göstermektedir[1].

Göktürkler (550-744) zamanında yalnızca kağanların “bilge” olmaları yetmiyordu. Türk kağanlarının yönetimindeki üst düzey görevlilerin ve komutanların da bilgi sahibi olmaları şarttı. Göktürklerdeki bu anlayış, Karahanlı, Gazneli, Harzemşahlar, Selçuklular ve Osmanlılar devirlerinde de devam etmiştir. Osmanlı Devleti’nde gelecekte padişah olacakları için şehzadelerin kültür seviyelerini yükseltmek amacıyla devrin büyük bilginleri onlara ders vermek için görevlendirilmekteydi.

Selçuklu ve Osmanlı medreseleri hakkında bilgi veren bazı araştırma[2] eserlerin bulunduğunu biliyoruz. Ancak devletin yükselişinde olumlu, çöküşünde ise olumsuz etkisi bulunan medreseler, bilginler ve yönetim ilişkileri hakkında bir araştırma ortaya koymak istiyoruz. Selçuklu ve Osmanlılar tarihi içerisinde eğitim öğretim kurumu olan medreseler ve onun en önemli unsuru olan bilginlerin etki ve katkılarını değerlendirmek gerekir. Sultanlar, padişahlar ve vezirler ile Kurultay veya Divanlarda yer alan âlimleri, yani bilginleri ve onları yetiştiren Türk devletlerinin etkin ve sorumlu bir kurumu olan medreseleri görmekteyiz. Selçuklu Devleti’nde ve Osmanlı Devleti’nde medreselerin gelişimi ve faaliyetlerine bakmak yerinde olacaktır.

Türk Devlet Geleneği’nde kağan veya hakanların bilge olması, adaletli olması gibi en önemli hususlar, İslam Medeniyeti’ndeki Halifelik şartları arasında da yer almaktadır. Devlet başkanlarının mutlaka adaletli ve bilgili olmaları, yani ilim sahibi, âlim sıfatı da taşımaları bir zorunluluktur. Devlet yöneticileri, bilginler ile daima bir arada olur, onlarla istişare eder, telkin ve tavsiyelerini dikkate alırlardı. Selçuklu ve Osmanlılarda birçok bürokrat ve yönetici eğitim ve öğretim kurumu olan medreselerden yetişmiştir.

Giriş:

Türklerde ilim ve ilim adamına büyük bir saygı ve değer verilmiştir. Kültür ve medeniyet kavramları içerisinde din unsurunun yeri de büyük olmuştur. Bir milletin kültürü, dinî anlayışı ile daha da zengin hale gelir. Türkler tarihleri boyunca çeşitli sebeplerden dolayı bir kaç defa büyük çoğunluk olarak din ve bir anlamda medeniyet değiştirmişlerdir. Türklerin Müslümanlığı kabulden önceki dönemlere ait kültür hayatını en ziyade Çin kaynakları ve Göktürk kitabelerinden öğrenebilmekteyiz. Türkler, etkin bir şekilde 751 yılında yapılan Talas savaşından sonra daha yoğun olarak Müslüman Araplar ile temas etmeye başladılar[3].

Türklerin Maveraünnehir’de Müslümanlığı kabul etmeleri X. Yüzyıl sonlarına kadar sürmüştür. Özellikle Karahanlı Devleti (840-1212) hükümdarı Satuk Buğra Han (903-959) ile Türklerin topluluklar halinde Müslüman oldukları görülmektedir. Karahanlılar dönemi, Türk Kültür ve Sanat Tarihi bakımından da çok önemlidir. Bu dönemde; Camiler, Medreseler, Köprüler, Türbeler ve Kervansaraylar gibi, birçok yapılar inşâ edilmiştir. Buhara, Taşkent, Rey, Isfahan ve Semerkant gibi, şehirler başta olmak üzere birçok Türk şehri, Dinî ilimlerin öğreniminin yapıldığı merkezler haline gelmiştir. X. ve XI. Yüzyılda Maveraünnehir ilmî çevresi oluşmuştur[4]. Gazneli Sultan Mahmut (998-1030) sarayında birçok âlim ve sanat sahibini barındırmış ve himaye etmiştir.

Selçuklu Devleti çok geniş sahalara hükmeden, Maveraünnehir’den Ege kıyılarına kadar uzanan muazzam bir imparatorluktu. Onun Hıristiyan Batı ile çok geniş temasları oldu. Batının Haçlı seferlerine Selçuklular başarı ile karşı koydular. Selçuklular ile Türklerin asıl gücü Batı Asya ve Anadolu’ya yöneldi[5]. O çağda kurulan Türk devletleri Selçuklulara göre mahalli olarak sayılabilir. Osmanlılar’da Selçuklular gibi, geniş ve büyük sahalarda hüküm süren ve uzun ömürlü bir Türk imparatorluğudur. Bu nedenle diğer Türk devletlerinden ayrılırlar. En geniş tabanlı Türk-İslam kurumları bu iki büyük Türk devleti tarafından kurulmuştur. Bu nedenler ile araştırmamızı bu devletlerin dönemlerine yoğunlaştırmak istiyoruz.

Büyük Selçuklu Sultanı Melikşah (1072-1092)  ile ünlü bilgin Cüveynî (ö.1085) arasında geçen bir olay ilmî bir otoritenin siyâsi iktidarın dahi üstünde olduğunu göstermektedir. Bir yıl Sultan Melikşah, hilalin gözükmesi üzerine o günü, Ramazan günü ilan etti. Fakat İmam Cüveynî, O’nun aksine ertesi günün Ramazan olduğuna ve oruç tutulması gerektiğine dair bir fetva verdi. Sultan Melikşah, bu durum karşısında İmam Cüveynî’yi nezaketle sarayına çağırttı. Görüşme sırasında, ünlü bilgin; “saltanata ait konularda fermana itaat görevimizdir. Ancak fetvaya ilişkin meseleler de Sultan’ın bize sorması gerekir” dedi. Bu cevabı haklı gören Melikşah fetvaya uydu ve bilgini saygı ile uğurladı.

Bunun gibi, Osmanlı Devleti’nde ünlü bilgin Kemal Paşazade, bir gün Yavuz Sultan Selim ile birlikte bir seferde at üstünde olduğu halde Ona eşlik ediyordu. Kemal Paşazade’nin atının ayağından sıçrayan çamur Padişah’ın üstünü başını kirletti. Kemal Paşazade üzüldü ve telaşlandı. Fakat Yavuz Sultan Selim: “Bir âlimin atının ayağından sıçrayan çamur benim için şereftir. Öldüğüm zaman bu kaftanı böylece sandukanın üzerine koysunlar” dedi. Bu hadisede Osmanlı devrinde bilim adamına gösterilen saygı ve değeri belirten bir örnektir.

Türk tarihinde bilginlerin cezalandırıldığına veya haksız yere öldürüldüğüne çok az şahit olunur. Osmanlı tarihinde haklarında şikâyet olunan kadılardan bazıları katledildiği halde XVIII. Yüzyıldan itibaren Şeyhülislam’lardan da katledilenler olmuştur. Bu tarihten sonra ilim adamına değer verilmediği şeklinde değil de, ilmiye sınıfının ve medreselerin gerilediği şeklinde yorumlanabilir. Bazı kurumlarda olduğu gibi, medreselerde de bir kısır döngü, gerileme söz konusu olmuştur.

Selçuklular Döneminde Kurulan Medreseler:

İslam dünyasının Doğusunda camilerden ayrı olarak öğretim yapmak, öğrencilerin maddi sıkıntılarını karşılamak ve Şiî propagandasına karşı halkı aydınlatmak için medrese adı ile anılan müesseseler kurulmuştur. Medreselerin resmi bir teşekkül olarak devlet eliyle kurulması X. Yüzyılda Karahanlılar Devleti (840-1212) zamanına rastlamaktadır. İslam tarihçileri medreselerin ilk kurucusu olarak Selçuku veziri Nizâmü’l-Mülk üzerinde dururlar. Ancak bundan önce de pek çok medrese yapılmıştır.

Horasan ve Maveraünnehir’in çeşitli bölgelerinde Fıkıh ve Hadis ile ilgili olarak, Gazneli Mahmud, Gazne’de kardeşi Nasır b. Sebüktigin Nişabur’da birer medrese inşâ etmişlerdir, fakat bu medreseler uzun ömürlü olmamıştır. Ancak Nizâmü’l-Mülk’ün gayreti medrese için yeni bir başlangıç olmuştur. Geçekten medreselerin devlet eliyle kurulması, ücretsiz olması, medrese teşkilatının ayrıntılarına kadar tespiti hususu Selçukluların eseridir. Selçukluların medreseleri; ilmî gelişmeyi sağlamak, âlimlere maaş vererek devletin yanında tutmak ve Fâtımîlerin Şiilik propagandasına karşı, Sünnî akideyi müdafaa için kurduğu ifade edilmektedir[6].

Başta Tuğrul Bey (1038-1063) olmak üzere, Alparslan (1063-1072), Melikşah (1072-1092) ve Sultan Sancar (1117-1157) gibi Selçuklu devlet adamları, bilginlere, sanatkârlara büyük saygı göstermişler, eğitim ve öğretimin yayılmasına çalışmışlardır. Tuğrul Bey, fethettiği şehirlere girdiğinde ilk iş olarak bilginleri ve din adamlarını saygı ile ziyaret ederdi. Sultan Alparslan medreseleri ülkenin her tarafına yaygınlaştırmıştı. O kendi gelirinin bir kısmını yoksullara, on’da birini de bilim adamlarına veriyordu[7].

Nizâmiye Medresesi, Nişabur şehrinde kurulan en önemli medreselerden biridir.                                 Bu medrese          İmâmü’l-Haremeyn el-Cüveynî için Selçuklu Veziri Nizâmü’l-Mülk tarafından kurulan Nizâmiye Medresesidir. İbn Cübeyr, Bağdat’ta otuz küsûr medrese gördüğünü onların en güzel köşklerden bile muhteşem olduğunu, en muazzam ve ünlü olanın ise Nizâmu’l-Mülk’ün yaptırdığı Nizâmiye Medresesi olduğunu ifade etmiştir[8]. “Tanınmış ilim ve fikir adamlarını sinesinde toplayan maaşlı müderrisleri (profesörleri) aylık ve erzak tahsisatı alan öğrencileri ile meccanî öğretim yapan, ders programları tespit edilmiş ve zengin kütüphâneler ile donatılmış en yüksek öğretim müessesesi olarak medrese İslam dünyasında Sultan Alparslan tarafından kuruldu (1066). Bağdat’ta altmış bin altına inşâ edildiği rivayet olunan Nizâmiye adlı bu medreseye çarşılar, han, hamam ve çiftlikler vakfedilmişti”[9]. Dinî bakımdan Hanefî ve Şâfîi fıkıhlarını öğreten Bağdat Nizâmiyesi’nin yanı sıra, Nizâmü’l-Mülk daha sonra Isfahan, Musul, Merv, Belh gibi şehirlere de kendi adı ile anılan medreseler tesis ettirdi[10].

İslam dünyasında bu medreselerde yetişmiş birçok düşünür, zamanlarının hükümdarlarına nasihat yollu, devlet ve hükümet idaresiyle ilgili tavsiyelerde bulunmuşlar v bu hususta eserler yazmışlardır. Bu tip eserlere genellikle “Nasihâtü’l-Mülûk” denir. Devlet adamlarına tavsiyeler ve bilgiler içermektedir.

Farâbi’nin; Medinetü’l-Fâdıla, Siyâsetü’l-Medeniyye, İmam Gazzâli’nin; Nasihâtü’l-Mülûk, Mâverdi’nin; El-Ahkâmü’s-Sultâniyye, Nizâmül-Mülk’ün; Siyâset-Nâmesi bu vesile ile zikredilebilir. Osmanlılar devrinde, bu gibi eserlere misâl olarak Keykâvus’un; Kâbusnâme adlı eserinin Mercimek Ahmet tarafından yapılan tercümesi önemlidir. Fatih’in babasının nasihati olan; Nasihât-ı Sultan Murat, Kanunî Sultan Süleyman devri sadr-ıazamlarından Lütfi Paşa’nın; Asâf-nâmesi, Gelibolu’lu Mustafa A’li’nin; Nasihâtü’s-Selâtin’i, Kitâb-ı Müstetâb’ı, Koçi Bey’in; Telhisât der Ahvâl-i A’lem-i Sultan Murat Han veya Koçibey Risâlesi, Kâtip Çelebi’nin; Düstûru’l-Amel li Islâhi’l-Halel’i ve Mizânü’l-Hak fi İhtiyâri’l-Ehakk’ı, Defterdar Sarı Mehmet Paşa’nın; Nesâyihü’l-Vüzerâ ve’l-Ümerâ gibi eserler hatırlatılabilir. Ayrıca, Koca Sekbânbaşı Risâlesi, Kemânkeş Kara Mustafa Paşa Lâyihâsı, Resmî Ahmed Lâyihâsı, Aynî Ali Efendi’nin; Kavanîn-i A’li Osmân der Hulâsâ-i  Mezâmin-i Defteri Divân’ı vardır.

Yukarıda bahsedilen Osmanlı devrine ait Nasihât-nâme, Siyâset-nâme ve Lâyihâ türündeki eserler, Osmanlı Devleti’nin çöküşünü ve dönemlerindeki bozuklukları kendi üslupları içinde anlatan önemli belgelerdir[11]. Padişahlar tarafından çıkarılan, Adaletnâmeler ve Islahat fermanları gibi belgeleri de, aynı grupta değerlendirmek gerekir. Çünkü bu belgeler de ilgili müesseselerdeki bozuklukların düzeltilmesi için verilen emir ve yasakları göstermeleri bakımından çok önemlidir.

Gerek Selçuklu, gerekse Osmanlı Devleti; kendi çağlarına göre ileri bir toplum düzenine dayanmaktaydı, diyebiliriz. XVI. Yüzyıla gelindiğinde, Fransa Kralı I. François, Osmanlı Devleti’nden iki milyon duka altın borç ile cephâne, at ve savaş gemisi istemekteydi. Akdeniz Adaları ve İtalya Türk buğdayına muhtaçtı. İngiliz Kraliçesi Elizabeth, Türklerin yün boyama tekniğini çalmak ve İngiltere’ye Türk işçileri kaçırmak gayesi ile İstanbul’a ajanlar gönderiyordu. Fransız yazarı Fernand Braudell’e inanmak gerekirse, Kral VII. Henry, Kanuni Sultan Süleyman zamanında, Türk Hukuk Sistemi’ni incelemek üzere İstanbul’a heyet gönderiyordu.

            Osmanlılar Döneminde Kurulan Medreseler:

Osmanlı ilmiye teşkilâtını; Müderrislik, Kadılık, Kadıaskerlik ve Şeyhülislamlık olmak üzere dört ana başlık altında toplamak mümkündür. Osmanlı eğitim ve öğretiminin en önemli müessesesi hiç şüphesiz ki, medreselerdir. Osmanlılar’da medreseler genel olarak orta ve yüksek tahsil tedrisatı yapılan kurumlardır[12]. Osmanlı tarihinde medreseler, eğitim öğretim sürecinde en önemli bir yer tutmaktadır.

Osmanlı Devleti’nin kuruluşunu müteakip padişahlar ve devlet adamları eğitim ve öğretim faaliyetlerine önem verdiler. Devletin hızla genişleyen topraklarından başka öteki İslam ülkelerindeki ve özellikle kendilerden önceki Anadolu Selçuklularını örnek alarak benzeri özel medreseler açmaya başladılar[13] . İlk Osmanlı Medresesi İznik’te Orhan Gazi tarafından 1330’da kurulan “İznik Orhaniyesi “adını alan medresedir. Orhan Gazi bu medresenin başına Kayserili Davut efendiyi müderris olarak getirmiş ve medrese için vakıflar tesis etmiştir[14]. Yine İznik’te Süleyman Paşa kendi adına bir medrese kurmuştur. Osmanlılar’da medreseler hem program hem de mimarî bakımından büyük bir gelişme gösterdiler. I. Bayezid Han Bursa’ya camiler ve medreseler inşâ ederek bir ilim merkezi haline gelmesini sağladı. Bundan sonra birçok medrese kurulmuş ve Osmanlı ülkesinin her tarafına yayılmıştır. Osmanlıların ilk bir buçuk asır zarfında yaptıkları medreselerin derece itibariyle en mühimleri, İznik, Bursa ve Edirne medreseleri idi[15].

Osmanlı Devleti’nde resmî bir müessese olarak medreselerin devlet nizamı içinde yer alması Fatih Sultan Mehmet’in kendi adıyla kurduğu “Fatih Medreseleri” ile başladı[16]. İstanbul’un  fethinden sonra medrese nizamına hız verildi. Fatih Sultan Mehmet şehirdeki kilise ve manastırları medrese haline getirdi. Fatih Medreseleri’nin kurulması Osmanlı medrese teşkilâtı için bir yenilik sayılır. Fatih Kanunnâmesi’nde “Sahn-ı Semân”[17] diye adlandırılan medreselere Semâniye Medreseleri’de[18] denir. Bu medreseler; Haşiye-i Tecrid, Miftâh, Kırklı, Ellili, Hariç, Dâhil, Sahn-ı Semân, Altmışlı olarak zikredilebilir. Osmanlı Medreseleri’nde; Kelam, Mantık, Belagât, Lügat, Nahiv, Matematik, Astronomi, Felsefe, Tarih, Coğrafya gibi ilimlerin yanında Kur’an İlimleri, Hadis ve Fıkıh gibi dersler de okutuluyordu[19]. Osmanlı medreselerinde uzun bir süre dinî ilimlerin yanı sıra müspet ilimler hep verile gelmiştir.

Fatih Sultan Mehmet’in yaptırdığı Sahn-ı Semân ya da Medâris-i Semâniye denen sekiz yüksek düzeydeki medresenin her birinin on dokuz hücresi (derslik) vardı. Sekiz müderrisin birer odası ve elli akçe gündeliği vardı. Her medresede bir odası ve beş akçe gündeliği bulunan, ekmek ve çorba verilen birer muîd (müderris yardımcısı) vardı. Her medresenin on beş odasına ikişer akçe gündelik, ekmek ve çorba verilen birer danişmend (talebe) yerleştirildi. Geri kalan iki oda kapıcılara ve ferraş denen temizlikçilere ayrılmıştı. Tetimme medreseleri ya da Mûsıla-i Sahn denen sekiz medrese ise orta öğretim düzeyinde idi. Her medresede on bir oda vardı. Her odaya suhte (Softa) denen üç kadar öğrenci yerleştirilmişti. Fatih ayrıca camiye çevrilen Ayasofya Kilisesi’nde ve Eyüp Camii’nin yanında medreseler yaptırdı. Ayasofya Medresesi Sahn derecesinde idi. Ayasofya’nın ilk müderrisi Molla Hüsrev’dir[20] . Molla Hüsrev ve Ak Şemseddin Sultan Fatih’in en çok sevdiği üstatları idi.

Süleymaniye Medreselerini ise, Kanuni Sultan Süleyman kurmuştur. Babası Yavuz Sultan Selim adına Yenibahçe’de bir medrese yaptırmıştır. Daha sonra da 1544’de şehzade Mehmet için bir medrese açtırdı. Fakat Osmanlı Devleti’nin en ileri durumundaki müesseselerinden biri 1550-1557 yılları arasında kurulan “Süleymaniye Medresesi”dir. Özellikle ordunun, tabip, cerrah, mühendis ihtiyacını göz önünde tutan Kanuni Sultan Süleyman, İstanbul’daki Süleymaniye Camii yanında bir Tıp Medresesi, Dârüşşifâ, Riyâzıyât (Matematik)  öğrenimine mahsus dört medrese, bir Dârü’l-Hadis ve bir Tetimme tesis etmiştir[21]. Kanuni’de inşâ ettirdiği medreselere bazı gelirler ve vakıflar tahsis etmiştir.

Fatih Sultan Mehmet’in Sahn-ı Semân Medreseleri; Tefsir, Usul-i Fıkıh, Fıkıh, Kelâm, ve Arap lisaniyatı üzerine tedris yapan İlâhiyat, İslam Hukuku ve Arap Edebiyatı Fakültesi idi. Henüz müspet ilimlere mahsus olan Tıp ve Matematik fakülteleri yoktu. Bu ihtiyaç göz önüne alınarak mevcuda ilâveten; Tıp, Riyâziye (Matematik) fakülteleriyle bir de Dârü’l-Hadis isimli medreseler yapıldı[22]. Dâru’l-Hadisler en yüksek dereceli medreselerde açılan bir öğretim kurumu olarak bulunurdu.

Süleymaniye Medresesi İstanbul’un yedi tepesinden biri üzerine kurulmuştu. Medreseler’de haftada dört gün ders okutuluyordu. Her medresede talebelerin yatıp kalkması için hücre denen medrese odaları vardı. Talebelere günde iki defa yemek verilirdi. Süleymaniye Medreseleri yâni Sahn-ı Süleymaniye yapıldıktan sonra Dâhil Medreselerini tamamlamış olan talebelerden arzu edenler Sahn-ı Seman’a arzu edenler Sahn-ı Süleymaniye’ye devam ederlerdi. Süleymaniye medreseleri yapılıncaya kadar en yüksek müderrislik Sahn-ı Semân müderrisliği iken, Süleymaniye Medreseleri’nin inşâsından sonra müderrisler İbtidâ-i altmışlı yâni altmış akçe yevmiyeliden başlayarak Hareket-i altmışlı, Mûsıla-ı Süleymaniye Hamise-i Süleymaniye ve Süleymaniye ve müderrisliğin son kademesi olarak Dâru’l-Hadis’i Süleymaniye müderrisliğine yükselirdi[23].    

            Medreselerin olumsuz etkilerine gelince, Osmanlı Devleti’ndeki çöküşün başlangıcını, Kanuni Sultan Süleyman (1520-1566) devrine kadar götürmek mümkündür. Çünkü hadiselerin ortaya çıkışı ile sebepleri arasında belli bir zaman farkı vardır. Batı’dan oldukça ileri durumda bulunan Osmanlı Devleti’nin yükselme devrindeki refâh ve sükûnet, Kanuni Sultan Süleyman devrinin sonlarına doğru yerini yavaş yavaş huzursuzluk ve karışıklıklara bırakmaya başlamıştır. Osmanlı Devleti’ndeki çöküş sebepleri arasında tam bir iç içelik söz konusudur. Siyâsi, idâri, içtimâi, askerî ve kültürel bozulmalar biri birilerinden ayrı ayrı ele alınamayacağı gibi, aynı zaman da biri birilerine de sebep teşkil ederler.

Osmanlı Devleti XVI. Yüzyılın sonlarına doğru gerilemeye başlayınca, ulemâdan kimi şahsiyetlerin, devlet idaresi ve yönetimdeki bozulmaların düzeltilmesi ile ilgili düşüncelerini padişahlara zaman zaman eserler ve lâyihâlar halinde sundukları görülmektedir[24]. Osmanlı Devleti’nin kuruluşuyla beraber tesisine başlanan medreseler[25], devletin gerilemesine paralel olarakta bozulmaya başlamıştır. Bozulan medreselerden mezun olan ulemâ da kendi sahasında yetersiz olmakla kalmayıp, bütün kötülüklerin kaynağı gibi görülmeye başlanmıştır.

Fatih’den sonra Kanuni Sultan Süleyman zamanında Medreseler’de Riyâziyât (Matematik) ve Tabiat dersleri çok önem kazanmıştır. Fakat bunlardan sonra bu derslere karşı düşmanlık başladı. Müspet ilimlerin kaldırılmasına ve Medrese eğitiminin bozulmasına karşı ilk tepki XVII. Yüzyılda Kâtip Çelebi(1609-1658)’den gelmiştir. O “Mizânu’l-Hak fi İhtiyâri’l-Ehak” adlı eserinde; “medreselerin içine düştüğü aymazlığı, gafleti müderrislerin bilgisizliğini ileri sürmüş ve öğretimde doğru yöntemlerin uygulanmasını, Batı’daki bilimsel gelişmelerden yararlanılmasını önermiş ise de bu görüşleri dikkate alınmamıştır[26] .

Padişah ve devlet adamlarından oluşan ıslahatçılar, Devlet’in başta Yeniçeri Ocağı olmak üzere, bütün müesseselerini ıslah etmeye çalıştılar. Bu süreçte “Medrese Teşkilâtı” da, ıslah edilmeye çalışılmıştır. Ulemâ’dan ıslahatçıların yanında yer alanlar olduğu gibi, yenilik hareketlerine karşı çıkanlar da olmuştur. Osmanlı Devleti’nin yükselmesinde önemli bir rolü olan ulemâ, devletin çöküşünde de menfi davranışlarıyla etkili olmuştur.

Osmanlı Devleti’nin çöküşünde rolü olan, eğitim ve öğretim alanındaki bozulmaya bağlı olarak yetişen ulemânın yetersizliği bilinmesi gereken bir husustur. “Kütüphanelerimizde Osmanlı döneminden kalma henüz gün ışığına çıkmamış, değerlendirilmemiş ve dolayısıyla içlerinde nelerin bulunduğu hususunda yeterli bilgi edinilmemiş, yazma veya basma çok sayıda eser bulunduğu malumdur”[27]. Söz konusu eserler zamanla tetkik edildikçe elimize eğitim tarihimize ait daha sağlıklı bilgiler geçeceği muhakkaktır.

XVIII. Yüzyıl sonlarına kadar Osmanlı Devleti coğrafi genişlik itibariyle Avrupa devletlerinin Rusya hariç en büyüğü olma özelliğini korumuştur. Osmanlı topraklarındaki nüfus otuz beş milyon ile elli milyon arasında tahmin edilebilir. Osmanlı Devleti’ndeki nüfus genellikle Müslüman idi. Üç’te biri Gayr-i Müslim topluluklardı. Çok çeşitli kavimlerin tek bir devlet bünyesinde idare edilmesi çok tabi olarak güçtür. Bu sebeple devlet idaresinde meydana gelen bozukluklar zamanla diğer müesseselere de sirayet etmiştir. Tabidir ki, bundan medreseler de payını almıştır.

Koçi Bey, XVII. Yüzyılda baş gösteren askerî, idâri ve ilmî bozuklukları izâh ederken; Kanuni Sultan Süleyman’ın divân toplantılarına çıkmamakla, sadece askeri erkânı değil, Beylerbeyileri dahi tanımadığını, İbrahim Paşa’yı derhal vezir-iazam yaptığını, kızı Mihrimâh Sultan ile evlendirerek vezir-iazamlığa getirdiği Rüstem Paşa’yı, temlik ettiği pek çok köyle bir hükümdar gibi zengin ettiğini, Rüstem Paşa’nın servetiyle birlikte zînet ve şöhretinin arttığını, kendi zamanlarına kadar sirayet eden hastalıkların başlangıcının bu tür uygulamalar olduğunu ve bu görüşlerin zamanının mütefekkirlerine de tesir ettiğini bildirmiştir[28].

Osmanlı’da devlet idaresinin bozulmasında, “dönmeler” diye tabir edilen yabancı unsurların idare de görev almasının da büyük rolü olmuştur. XVIII. Yüzyıl merkezî siyâset kuvveti, yani saltanat makamı gittikçe zaafa uğramıştır. Bu hadisenin başlıca sebeplerinden birisi; en yüksek iktidar makamında bulunan Padişah’ın ve devlet idaresini yöneten şahsiyetlerin çoğunlukla ihata,  iktidar, liyakat ve bilgice noksanlıkları ve ahlakça düşkünlükleri olmuştur. Osmanlı Devleti’nin çöküşünde iki tarihi neticenin devamı görülmektedir. Ülke arazisinin harici düşmanlar tarafından zapt ve istilâsı, diğeri ise; Halkın bir kısmını oluşturan Gayr-i Türk ve Gayr-i Müslim unsurların devletten ayrılarak birer siyasi heyet teşkil etmeleridir.

Osmanlı Devleti’nde, garip-yiğit ve gönüllülerden savaşlarda yararlılık gösterenlere ulûfe ve tımar verilmekte idi. İçlerinden bir kısmı ilmiye sınıfına girmek için eğitimin parasız olduğu medrese ve imaretlerinde kümelenmeye başlamışlardır. Köylerinde çiftini çubuğunu bırakan bu boş insanlar, zengin şehirlerin ve çiftliklerin bulunduğu yerlere yığılıyorlardı. Bu yüzden de, tabi olarak asayişsizlik, cinayet, fuhuş, hırsızlık gibi olaylara sebebiyet veriyorlardı. Sözü geçen boş insanlar eşkıya gibi hareket etmelerine rağmen, hükümet bunları cezalandırmaktan aciz bir halde idi. Bu çift bozanlar hükümet hizmetlileri kadrolarından sıyrılmış, yani hükümet kesiminde iken kanunsuz eylemlere girişmiş kişileri örgütleyerek “Celaliliğe” çevirmişlerdir. Ekonomik bunalımların sebep olduğu bu hareketler gün geçtikçe büyümüştür. Bazen de bu grupların gayri Müslimler ile ortak hareket ettikleri dahi görülmektedir.

Celâlilerin ortaya çıkışları, III. Sultan Mehmet’in padişahlığı (1595-1603) dönemine rastlamaktadır. Ortadan kaldırılması ise I. Sultan Ahmet (1603-1617) dönemindedir. 1595-1617 yılları arası “Celali İsyanları” uzun süre iç bünyeyi, dolayısıyla devleti meşgul etmiş ve sarsmıştır. Kara Yazıcı ve Hüseyin Paşa en meşhur celâli hareketlerinin sorumlularındandır. Medrese talebesinin bir kısmı da bu hadisede önemli bir grubu meydana getirirler. Suhte hareketleri olarak bunlar zikre değer. Osmanlıların çöküşünde tutarsız bir malî politika güdülmesinin sonucu olarak ortaya çıkan iktisâdi buhranın da çöküşte payı büyüktür. XVII. Yüzyıla kadar geniş topraklar kazanılmış olması, medrese mezunlarına geniş bir iş imkanı sağlıyordu. Bu itibarla medreseler, askeriye sınıfının “Ehl-i Şer” (İslam hukukçuları) kesiminde görev alan diplomalı kişiler yetiştiren pratik kurumlar haline dönüşmüştür.

            Çift bozanlığın artması sonucu medreselerdeki öğrenci sayısı da hızla artmıştır. Medrese ve imâretlerinde normalden çok daha kabarık bir halde yaşayan öğrenciler bu şartlar altında derse çalışma imkan ve iradesini bulamıyorlardı. Gurbetçi gençlerin ilk sığınacağı yer medreseler ve imârethâneler olmuştur. Bu durumda öğrenciler ruhsal bunalıma düşmüşler ve bir takım ahlaksızlıkların da çoğalmasıyla, imâretlerinde içe kapanık hayattan sokağa fırlayan gençler, saldırgan, zorba ve eşkıya davranışlı oluyorlardı. 1543’de Anadolu kadılarına yollanan bir genelge fermanda; levent sürülerinden halkı korumak için alınacak tedbirler bildirilirken, “Talîb-i ilimden levent suhtesi”ne de geniş yer verilmiştir.

 

            Medrese Mezunlarının Aldıkları Görevler ve Konumları:

Osmanlı Devleti “Örfî Hukuk”un yanı sıra “Şer’i Hukuk”a göre idare edilirdi. Ancak bazen hükümdar da bazı hususlarda yetkili olurdu. Şeriat’ın anlaşılması ve tatbiki belli seviyede bir tahsil ve ihtisas gerektirirdi. Bu işlerde uğraşanların İslam hukukunu iyi bilmesi gerekirdi. Din âlimleri ile adalet hizmetlileri bir sınıf içerisinde birleştirilmiş ve bunlara “ulemâ” adı verilmişti. Kadılar, Müderrisler, öğretmenler, imamlar, doktorlar, matematikçiler, astronomi bilginleri ve din âlimleri hepsi medrese de eğitim gören ve toplumda önemli rolleri olan aydın kimselerdi. Kısaca medreseler Osmanlı toplumunun bürokrat, asker, doktor ve yargıç gibi her türlü eğitilmiş elemanını sağlıyordu. Sadrazamlığa kadar devletin her türlü kademesinde görev yapan ulemânın toplum üzerinde etkili bir itibarı vardı. Şeyhülislamlar ve kadıaskerler yüksek gelirli kimselerdi. Müderrisler ve diğer din hizmetlileri de maddi bakımdan rahat bir hayat yaşıyorlardı.

Müderrislik: Müderris, medreseden mezun olup diploma aldıktan sonra mülâzemet ve kadıasker defterine kaydolunarak, en aşağı derecede olan Haşiye-i Tecrit medresesi müderrisliklerinden birine tayin edilirdi. Daha sonra sırasıyla Miftâh, Kırklı, Hariç-Ellili medreseleri müderrisliklerine yükselirlerdi. Kadıaskerler’inde hazır bulundukları imtihanda başarılı olduğu takdirde Sahn-ı Semân medreselerinden birine terfi ederdi. Bu son müderrisliği bu günkü anlamda profesörlük ile mukayese etmek mümkündür[29].

Kadılık: Şer’i ve hukukî hükümleri tatbik eden, aynı zamanda hükümetin emirlerini yerine getiren bir makamdır. Kadılar’a “Hâkimü’ş-Şer” veya Hâkim’de[30] denir. Osmanlı Devleti ile birlikte Kadılık Teşkilâtı’nında kurulmuş olduğunu görmekteyiz. Kadılar’ın en önemli ve sürekli gelirleri, yaptıkları hizmetlerden alınan ve Padişah fermanıyla belirlenen harçlardı. Bir de Kadıaskerler vardır ki, bunlar yüksek yargıçtırlar. Türkiye Selçukları da bunu Osmanlılar’dan evvel bulundurmuşlardır. Kadıaskerler vezir-iazam tarafından tayin edilirdi[31].

Şeyhü’l-İslamlık: Osmanlılar’da Hanefî fıkhı üzerine şer’i ve hukukî meselelere ait dinî hükümler veren kişiye “Müftî” karara da “Fetvâ” denmiştir. Müftülere Şeyhülislam unvanı da verilmiştir. Bunun ilk tarihi bilinmemektedir. Selçuklular’da her şehirde bulunan Müftülere Şeyhülislam denirdi. Osmanlılar’da ise sadece Başmüftüye Şeyhülislam denilmiştir. Fatih devrinde Şeyhülislamlık resmi bir nitelik kazanmıştır. 1574 yılına kadar müderris ve kadıların tayinleri vezir-iazama ait iken, bu tarihten sonra bu görev Şeyhülislamlara bırakılmıştır. Şeyhülislamın en önemli görevi ciddi konularda fetva vermekti. Şeyhülislamlar dürüst ve bilge kişilerden seçilirdi[32] .

Osmanlı Devleti’nde Islahat ve Yenilik Hareketleri:

Osmanlı Türkleri XVII. Yüzyılda zaferler kazanırken bazen de mağlubiyetler görüyordu. Bu sebeple büyüklük devrine nazaran bir çöküş içinde bulunduklarını anlıyorlardı. Fakat mütefekkirleri askerî, idarî ve ilmî müesseseler de müşahede ettikleri bozuklukları düzelterek, “Devlet-i Ebed Müddet” olan milletin eski kudretini tekrar kazanacağına, medenî ve manevî üstünlüğün kendilerinde olduğuna inanıyorlardı. Osmanlı âlimleri Avrupa devletlerinin ilerlemelerinde Reform ve Rönesans hareketleri ile gelişmiş olan müesseselerinin oynadıkları rolünü değerlendirmekten uzak kalmışlardır. Bir bakıma Türklerin kendi medeniyetlerine ve üstünlük duygularına bağlı kalmaları ve Avrupa’da gelişmekte olan yeni medeniyete itibar etmemeleri normal idi. Nitekim tarihi medeniyetlere mensup olan diğer milletler de hemen aynı psikoloji içinde bulunuyorlar, uzun müddet kendi âlemleri dışında bir medeniyetin mevcudiyetini kabul edemiyorlardı. Osmanlılar kendi medeniyetlerinin inhitatları ve ona çare bulunması hakkında ancak kendi bünyelerine göre görüşler ileri sürmüşler, meseleleri cihanşümul bir mahiyette düşünememişlerdir. Bu da ulemânın yüzyıllarca batılıları daima kâfir saydıkları ve medeniyetlerini küfür addetmelerinden kaynaklanmaktadır.

Osmanlı Devleti XVIII. Yüzyıl sonlarına kadar bazı yerleri kaybetmesine rağmen onlara tekabül edecek ıslahatlarda yapmışlardır. Osmanlı toplumunda herhangi ıslahat çalışmasının halktan beklenmesi düşünülemezdi. Islahat ya açık fikirli padişahlar veya bunların hamiyetli vezirleri tarafından yapılmıştır. Fakat bütün ıslahat çalışmalarında güdülen gaye, devlet müesseselerinde temelli bir yenilik yapmak değildir. Görüldüğü gibi ıslahat fikirleri ve gereği devletin askeri sahada yenilgiler alması üzerine ortaya çıkmıştır. Islahatçılar devletin bozulmuş olan düzenini kuvvete dayanarak tekrar kurmak istemişler.

Osmanlı Devleti görevini; Osman Gazi’nin oğlu Orhan Gazi’ye söylediği; “Adil ol, merhametli ol, iyi adam ol, halkı eşit olarak himaye et, İslam Dini’ni yay ve genişlet, yeryüzünde hükümdarların görevi budur. Ancak böylelikle Allah’ın rızasına erişirsin, bilmediklerini bilenlere danış”, sözü ile ifade etmek mümkündür. XVIII. Yüzyılda Avrupa Medeniyeti teşekkül etmiş, ilim ve felsefe de büyük hamleler yapılmıştır. Kanunî devrine dönüş fikri ile yapılan ıslahatların devamlı olmaması ve köklü bir değişiklik getirmemesi Osmanlı ordularının sürekli yenilmesi ve bu yüzden Avrupa’ya yaklaşma fikrinin gayri ihtiyari olarak gelişmesi ile XVIII. Yüzyıldan itibaren “Batılılaşma anlayışı”nın doğduğu söylenebilir. Özellikle III. Selim’den sonra Islahat Layihâları’nda, Batıyı örnek alma isteği ağırlığını açıkça hissettirmiştir. Yine bu dönemden itibaren yenilik hareketleri daha ziyade Padişah ve sadrazamların doğrudan doğruya yetkisi ve denetimi altına alınmıştır.

Kanuni Sultan Süleyman devrinde başlayan Osmanlı-Fransız dostluğunun devamlılığı için Fransa’nın Avrupa politikasında üstün bir duruma haiz olması da göz önüne alınarak Fransa’ya yakın olunmuştur. Türk düşmanı olarak kabul edilen, Ziştovi ve Yaş antlaşmalarına kadar harp halinde bulunulan Rusya ve Avusturya devletlerine karşı bir siyaset gütmesi, askerlik sanatında diğer devletlerden ileri bulunması, Osmanlı devlet adamlarına tasarladıkları ıslahat için Fransa’dan faydalanmak gereğini kabul ettirdi. III. Selim (1789-1807) daha veliaht bulunduğu sırada devlet ricalinden bazı şahıslar vasıtasıyla Fransa kralı XVI. Lui ile irtibat kurarak, hükümdar olduğu zaman devlete bir nizam vermek, bilhassa Avrupa orduları tarzında talimli bir ordu vücuda getirmek arzusunu belirtmiş, buna mukabil olarak Fransa Kralı kendisine bazı tavsiyelerde bulunmuş idi.

Kanuni Sultan Süleyman’dan sonra duraklama devrine giren Osmanlı Devleti’ni, ondan sonra gelen devlet adamlarından bazıları kurtarmak için çaba sarf etmişlerdir. XVII. Yüzyılda Genç Osman (1618-1622), IV. Murat (1623-1640) ve Köprülüler yaptıkları reformlar ile Osmanlı Devleti’ne eski gücünü kazandırmak istemişler. Reformcular öldükten sonra devlet tekrar reforma gerekli duruma düşmüştür. Osmanlılar’da 1711’de Purut ve 1716’da Pasarofça antlaşmalarının imzalanmasından sonra Lale devrinde ıslahat ve yenilik faaliyetlerinin başladığını görmekteyiz. III. Sultan Ahmet zamanında (1703-1730) antlaşmaların verdiği huzur sayesinde, Sadrazam Damat İbrahim Paşa’nın Padişahı barışçı ve ıslahatçı bir siyaset güdülmesi gerektiğine inandırmasıyla girişilen kültür ve imar faaliyetlerinde, Avrupa’nın medeni tesirlerinin önemli bir rol oynadığı görülür. Bu devirde Avrupa’nın önemli merkezlerine ilk defa bazı elçiler göndermek suretiyle Batı medeniyetini sathi de olsa tanımak fırsatı bulunmuştur[33].

Lale devrinde sanatın gelişmesiyle beraber yenileşme bakımından kayda değer en önemli olay, matbaanın Türkiye’ye girmesidir. I. Mahmut (1730-1754) ve II. Mustafa (1757-1773) zamanlarında Humbaracı ve Topçu ocaklarının Batı tarzında teşkilatlandırılmasına girişildi. III. Mustafa yeniliklerine inanan bir Padişah olarak, özellikle Avrupa tekniğini iktibasa çalıştı. Bu amaçla Fransa’dan Baron de Tott ve başka uzmanlar getirerek “Mühendishâne ve Bahriye” sınıfı ve mekteplerini ıslah etmeye çalıştı[34]. I. Abdulhamit zamanında (1774-1789) Sadrazam Halil Hamit Paşa ile orduda teknik sınıfların modernleşmesine devam edilmiştir.

Türk tarihi boyunca, devlet adamlarının devlet yönetiminde danışma kurumuna önem verdikleri ve devamlı suretle âlimlerin fikir ve düşüncelerinden yararlanmayı ihmâl etmedikleri görülür. Uygurlar Devleti’nde hakanlara yol gösteren ilim ve fikir adamlarına “Tayanç” ve “Kengeşci” denirdi. Oğuz Devleti’nde “Kengeş Meclisi” vardı. Büyük Selçuklular bu âlimlere “İhtiyarlar Meclisi”   demişlerdir. Osmanlılar ise “Meclis-i Meşvered” adı ile bu geleneği devam ettirmişlerdir. 1789’da tahta geçen III. Selim devrine kadar gayr-i ihtiyari olarak, Batı dünyasına bir yaklaşma olmuştu. Avrupa’yı tanıtmak amacıyla elçiler gönderiliyor ve dillerinin öğrenilmesi isteniyordu. III. Selim (1789-1807) gün geçtikçe çözülüp anarşiye gömülen müesseseleri Batı usulüyle yenileştirmeye karar verdi[35].

XVIII. Yüzyılda III. Selim devrinde devlet işlerinin görüşülmesi için Meclis-i Meşveret’in sık sık toplanmaya başladığı görülür. Sultan Selim’in Meclis-i Meşveret’te; “Allah aşkına Devlet elden gidiyor, Siz’de bu Devlet’e hissemendsiniz” diye, herkesi serbestçe fikirlerini açıklamaya davet ettiği görülür[36]. “Meşveret Allah’ın emri ve Sünnet-i Şerife’dir.” sözü ile bu danışma kurumuna işlerlik kazandırmak istemiştir. III. Selim zamanında yapılan yenilik hareketlerinin en mühimi olması itibari ile “Nizam-ı Cedid Ocağı” önemlidir. Durumlar ne olursa olsun mevcut asker ocaklarını hemen kaldırmak imkansızdı. Bu nedenle Yeniçeri Ocağı’nın ıslahı yoluna da gidilmiştir. III. Selim neticede Kabakçı Mustafa Paşa’nın yönettiği bir ayaklanma sonucu tahttan indirilmiştir[37]. Ancak O’nun yolunu II. Mahmut takip edecektir.

II. Mahmut (1808-1839) tahta geçtiği sıralarda iki önemli hadise vardır. Merkez’de anarşi unsuru haline gelen yeniçerilerin bir nizama sokulması ve modern bir askeri sınıfın kurulması ile eyaletlerde türeyen zorbaların itaat altına alınmasıydı. Sultan Mahmut bütün devlet kurumlarını modernleştirmek, tam manasıyla yeni bir nizam getirmek istiyordu. 1826 yılında talimli asker yetiştirilmesi için önce Yeniçeri Ocağı’nı kaldırma kararı aldı[38]. Aynı zamanda Mehmet Tahir Efendi’de fetva verdi. Bu Şer-i delil meşverette bulunanlar tarafından imzalandı. Eşkinci adı verilen bu yeni ocağa yeniçerilerden bir miktar asker alınarak işe başlandı. Ulemâ’nın fetvalarına rağmen yapılan iş kâfirleri taklit sayılmıştır.

Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılacağı ve Nizâm-ı Cedit’in yeniden kurulacağı sözleri çıkarıldı. Yeniçeriler kazanlarını Et Meydanı’na çıkardılar. Saray’a ve yeni düzene karşı klasik ihtilâl bir defa daha başlamış oldu. En büyük engel olan Yeniçeri Ocağı’nı bertaraf etmek isteyen Padişah, artık yeni bir ordu kurmayı kesinlikle kararlaştırdı. Nizâm-ı Cedit ve Sekbân Ocakları’na mensup subay ve askerlerle kuruluşuna başlanan bu yeni orduya; “Asâkir-i Mansûre-i Muhammediye” adı verildi[39]. II. Mahmut iktisât sahasında da ıslahata girişmiş fakat başarılı olamamıştır.

Sonuç:

Medreselerde sınıf geçme yerine ders geçme esası vardı. Bir öğrenci istediği hocadan istediği dersi alırdı. İlla bir medresede bir talebenin öğrenimini tamamlaması mecbur da değildi. Böylece son derece verimli bir akademik rekabet esası getirilmişti. Başlangıçta medreseler de; akli, nakli ve şer’i ilimler bir arada tedris ediliyordu. Taşrada ki medreselere “müderris” yetiştiriliyordu. Sonraları “Kadı” da yetiştirilmiştir. Ayrıca müftülük, cami hizmetleri, kâtiplik gibi sahalarda da görevliler yetiştirilmiştir. Osmanlı medreselerinin en büyüklerinde bile müderrisin okuttuğu talebe sayısının yirmiye ulaşmadığı görülür. Talebeler medreselerin yanında veya yakınında imaretlerde yiyip içerler ve birçok derslerini büyük camilerin bir köşesinde müderrislerin rahlesi çevresinde diz çöküp oturarak takip ederlerdi. Medreseler bir hayli çoğalınca devletin hakimiyet sahası da genişleyince, tam kâmil müderrisler her yere verilememiş ve imkanlar daralmaya başlamıştır.

Medreselerde Türkçe eserler olmakla birlikte asıl kaynak kitaplar, dini anlamak için olduğundan Arapça idi. Daha sonraları medresenin dili konusunda tartışmalar ortaya çıktı. Medreselerin bozulmasında tefekkürü faaliyete geçirecek olan Matematik, Kelâm ve Felsefe gibi aklî ilimlerin terk dilmesi, bunların yerini tamamen naklî ilimlerin almış olması birinci derece de etken olmuştur. Bazı Şeyhülislamların teklifleri ile hikmet dersi medreselerden kaldırılmıştır[40]. Bundan sonra müspet ilimler okutulmaz hale gelmiştir.

XVII.  Yüzyıldan sonra Batı’da gelişen serbest ilimleri benimseyemeyen medreseler XV. ve XVI. yüz yıllarda bulunduğu seviyeden aşağıya düşmüşlerdir. Ders programlarında müspet bilimler, tabii bilimler ve felsefenin kaldırılmış olması sadece İslamî bilimlerle, dil ve edebiyat öğretilmesi, Batı ile olan eğitim ve öğretim farkını bâriz bir şekilde ortaya çıkarmıştır[41]. Bilim dilinin Arapça olması, Türkçe kitapların az olması, ilmi inkişafa mani olduğu gibi bilhassa ticaret için gerekli olan yabancı dil öğretilmiyordu. Medrese müesseseleri ve değerli bilginler hep merkezlerde toplanmıştır. Merkeze uzak yerlerdeki enerjik talebeler iyi yetiştirilememiştir. Bu tip gençlerin enerjileri sönüp gitmiştir. Merkezdeki hocalar arasında son devirlerde bir de mevkii hırsı ortaya çıkmıştır.

Ayrıca öğrenciler zor şartlar altına terk edilmiş, ikâmet yiyecek-giyecek gibi problemlerle karşı karşıya gelmişlerdir. Bunun dışında medrese öğrencileri bir “talebe-i ulûm” tezkiresi yaptırarak ve bir de “tavsiye-nâme” ele geçirerek “Ramazan cerri”, “Kurban cerri”, “Harman cerri” gibi çeşitli nedenlerle zengin köylere dağılıyorlar, hem halkı aydınlatmaya hem de kışlık harcamalarını çıkarmaya çalışıyorlardı. Artık fetihler yapılamıyor ve bu nedenlerle medreselere yeterli yatırımlar yapılamıyordu. Cahil tekke insanları ve bazı zayıf yapılı menfaatçi insanlar, halkı istismara başlamışlardı. “Beşik ulemâsı” denen babadan oğula geçen âlim olma kaydı, o insanların iyi yetişmemesine ve onların yozlaşmasına sebep olmuştur. Medreselerin isyanlara iştirak etmeleri de medreselerin bozulmasında önemli diğer bir etkendir.

Bir kısım ailelere imtiyaz verilmesi keza aynı şeyleri doğurmuştur. Medresedeki talebelerin isyanlarında ideolojik bir sebep yoktu. Asıl sebep levent denilen başıboş ve “çift bozan” insanların medreseleri alet etmelerinde ve medreseli gibi gözükerek halk arasında hoşgörü kazanmak, ayrıca medreselileri de aralarına alarak suç işlemek gaye ve isteklerinde aranmalıdır. Öğrencilikle alakası olmayan kimselerin medreseleri barınak haline getirdikleri 1794 tarihli bir belge de kayıtlıdır. Hocalar ve aklıselim talebeler bu durum karşısında onları hiçbir zaman desteklememişleridir. Ama bazı müderrislerin görevlerini yapmadığı söz konusudur. 1839’da Tanzimat’ın ilânına kadar medreselerin kendi haline bırakıldığı söylenebilir. Medreseler ne zaman ıslah edilmeye çalışılsa medreseliler çoğu kez karşı bir tavra girmişlerdir.

Osmanlı Devleti’nde Din önemli bir kıymete haizdi. Ulemâ’ya suç işleyince verilen ceza azil idi. Bilginlerden çoğu son zamanlarda çeşitli sebeplerle azledilmiştir. Bilginlerin çeşitli sebeplerden dolayı menfi tavır içine girmesi zaman zaman devleti zor durum da bırakıyordu. Bazen Bilginlerden katledilenlerde olmuştur. XVIII. Yüzyıldan sonra ulemâ sınıfı yalnız kendi çıkarlarını koruma endişesi ile yöneticilerinin zulümlerine engel olma fonksiyonlarını da iyice kaybetti. XIX. Yüzyılın ikinci yarısına kadar eğitim ve öğretim alanında ciddi sayılabilecek hiç bir yenilik hareketi yapılmadı. Haliyle medrese mezunları bilgi ve görgü yönünden eksik kaldılar. Bu durumda sahte bilginler, mevkii ve menfaatperest kişiler ortaya çıktılar. Osmanlı bilginleri artık çağın fikir ve sosyal akımlarına ayak uyduramaz veya onları tenkit edemez oldu. Ulemâ zümresi birçok yeniliklerin farkında olmadan veya bilmeyerek karşı tavır içine girdi.

III. Selim müteaddit defalar çıkardığı kânunnâmaler ile ulemâ sınıfını düzeltmeye çalışmıştı. II. Mahmut Yeniçeri Ocağı’nı kaldırmakta ve Avrupa usulü yeni bir ordu kurmakta ulemâyı yanında bulmuştu. Fakat bilginler din ve kültür sahalarındaki inkılâplara karşı, aynı fikir ve düşüncede değildi. Padişahların giriştiği inkılâplara karşı, bilginlerin bir şikâyetnâmesi sunulunca, onlara ancak din işlerine karışabileceklerini, devlet işleriyle tamamen kendisinin sorumlu olduğunu Padişah’ın ihtar etmesi, artık ulemânın devlet ve toplum üzerindeki nüfuzunu önemli ölçüde kaybettiğini açıkça gösterir. Esasen uzun bir süredir zayıflamış olan bilginler ve yönetim arasındaki ilişkiler, XIX. Yüzyılda büsbütün iplerin kopmasına sebep olmuştur. Osmanlı Devleti’nin yıkılmasında eğitimli insanlarında çaresiz ve etkisiz kaldığını söyleyebiliriz.

 

KAYNAKÇA:

 

ADIVAR, A. Adnan, Osmanlı Türklerinde İlim, (Hazırlayan Aykut Kazancıgil – Sevim Tekeli),                      Remzi Kitabevi, (4. baskı), İstanbul, 1982.

AKYÜZ, Yahya, Türk Eğitim Tarihi, (7. baskı), İstanbul, 1999.

_______, , Türk Eğitim Tarihi, (12. baskı), Pegem Akademi Yayınları, Ankara, 2008.

ARIK, Feda Şamil, “Osmanlılarda Kadılık Müessesesi”, OTAM, S. 8, Ankara, 1997, (ss. 1-72).

ATAY, Hüseyin, Osmanlılar’da Yüksek Din Eğitimi, Dergah Yay., İstanbul, 1983.

BALTACI, Cahid, XV-XVI. Asırlarda Osmanlı Medreseleri, Enderun Kitabevi, İstanbul, 1976.

BİNBAŞIOĞLU, Cavit, Türkiye’de Eğitim Bilimleri Tarihi, M. E. B., İstanbul, 1995.

ÇAĞATAY, Neşet, İslam Tarihi, T. T. K. Basımevi, Ankara, 1993.

ÇELEBİ, Ahmet, İslam’da Eğitim Öğretim Tarihi, (Terc. Ali Yardım), Damla Yay., İstanbul, 1983.

Defterdâr Sarı Mehmet Paşa, Devlet Adamlarına Öğütler, (Nesâyıhü’l-Vüzerâ ve’l-Ümerâ),     (Derleyen ve Çeviren Hüseyin Ragıp Uğural), İzmir, 1990.

ERGİN, Osman Nuri, Türk Maarif Tarihi, I-II, İstanbul, 1977.

GÜNGÖR, Erol, Tarihte Türkler, Ötüken Yay., İstanbul, 1997.

KAFESOĞLU, İbrahim, Türk Millî Kültürü, (8. baskı), Boğaziçi Yay., İstanbul, 1993.

KAZICI, Ziya, İslam Müesseseleri Tarihi, Kayıhan Yay., İstanbul, 1991.

KİTAPÇI, Zekeriya, Türkistan’da İslamiyet ve Türkler, Konya, 1988.

KOÇER, Hasan Ali, Türkiye’de Modern Eğitimin Doğuşu ve Gelişimi, M.E.B., İstanbul, 1991.

Koçi Bey, Koçi Bey Rsâlesi, (Sadeleştiren Zuhuri Danışman), M. E. B., İstanbul, 1993.

KURAN, Ercüment, Türkiye’nin Batılılaşması ve Millî Meseleler, (Derleyen Mümtaz’er           Türköne), T. D. V. Yay., (2. baskı), Ankara, 1997.

MERÇİL, Erdoğan, Müslüman -Türk Devletleri Tarihi, T.T. K. Basımevi, Ankara, 1993.

ÖZKAN, Salih, Türk Eğitim Tarihi, Tolunay Yay., Niğde, 1997.

ÖZTÜRK, Ali, Ötüken Türk Kitâbeleri, M. E. B., İstanbul, 1996.

PAKALIN, Mehmet Zeki, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, I-III, M. E. B.,       İstanbul, 1993.

TURAN, Osman, Selçuklular Tarihi ve Türk- İslam Medeniyeti, Boğaziçi Yay., İstanbul, 1996.

TURHAN, Mümtaz, Kültür Değişmeleri, M. Ü. İlâhiyat Fak. Vakfı Yay.,  İstanbul, 1987.

UĞUR, Ahmet, Epigrafi ve Paleografi, Erciyes Üni. Yay., Kayseri, 1994.

—————–, Osmanlı Siyâset-nâmeleri, Kültür ve Sanat Yay., ?, 1987.

UNAN, Fahri, “Bir Alimin Hayat Hikâyesi ve Klâsik Osmanlı Eğitim Sistemi Üzerine”, OTAM,                                                                                                                                                                                                                                                                      S. 8, Ankara, 1997, (ss. 365-391).

UZUNÇARŞILI, İsmail Hakkı, Osmanlı Devletinin İlmiye Teşkilâtı, T. T. K., Basımevi,                       Ankara, 1988.

YAKIT, İsmail, “Osmanlı İlmiye Teşkilâtı ve Şeyhülislamlar”, Türk Yurdu, C. 19-20, S. 148-149,        Ankara, 2000, (ss.174 -187).

YAZICI, Nesimi, İlk Türk-İslam Devletleri Tarihi, A. Ü. İlahiyat Fak. Yay., Ankara, 1992.

 

 

 

 


* Niğde Üniversitesi Eğitim Fakültesi İlköğretim Bölüm Başkanı ve Öğretim Üyesi, kilicremzi@gmail.com

[1] Bakınız; Muharrem Ergin, Orhun Abideleri, İstanbul, 1964; Erol Güngör, Tarihte Türkler, Ötüken Yayınları, İstanbul, 1997; Ali Öztürk, Ötüken Türk Kitabeleri, M. E. B. Yayınları, İstanbul, 1996.

[2] Bu eserler; Osman Nuri Ergin, Türk Maarif Tarihi, C. I-II, İstanbul, 1977; İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devletinin İlmiye Teşkilâtı, T. T. K. Basımevi, Ankara, 1988; Cahid Baltacı, XV-XVI. Asırlarda Osmanlı Medreseleri, Enderun Kitabevi, İstanbul, 1976; Hüseyin Atay, Osmanlılarda Yüksek Din Eğitimi, Dergah Yayınları, İstanbul, 1983; Abdulhak Adnan Adıvar, Osmanlı Türklerinde İlim, Remzi Kitabevi, (4. baskı), İstanbul, 1982; Yahya Akyüz, Türk Eğitim Tarihi, (12. baskı), Ankara, 2008.

[3] Zekeriya Kitapçı, Türkistan’da İslamiyet ve Türkler, Konya, 1988, s. 175-176.

[4] Nesimi Yazıcı, İlk Türk-İslam Devletleri Tarihi, A. Ü. İlahiyat Fakültesi Yayınları, Ankara, 1992, s. 99-106; Erdoğan Merçil, Müslüman -Türk Devletleri Tarihi, T.T. K. Basımevi, Ankara, 1993, s. 30.

[5] Yahya Akyüz, Türk Eğitim Tarihi, (12. baskı), Pegem Akademi Yayınları, Ankara, 2008, s. 42.

[6] Akyüz, a.g.e., s. 42; İbrahim Kafesoğlu, Türk Millî Kültürü, (8. baskı), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 1993, s. 373; Ziya Kazıcı, İslam Müesseseleri Tarihi, Kayıhan Yayınları, İstanbul, 1991, s. 231.

[7] Akyüz, a.g.e., s. 43.

[8] Kafesoğlu, a.g.e., s. 373; Ahmet Çelebi, İslam’da Eğitim Öğretim Tarihi, (Terc. Ali Yardım), Damla Yayınları, İstanbul, 1983, s. 375.

[9] Kafesoğlu, a.g.e., s. 373.

[10] Osman Turan, Selçuklular Tarihi ve Türk- İslam Medeniyeti, (5. baskı), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 1996, s. 332.

[11] Ahmet Uğur, Osmanlı Siyâsetnâmeleri, Kültür ve Sanat Yayınları, (1. baskı), ?, 1987, s. 22-23.

[12] İsmail Yakıt, ”Osmanlı İlmiye Teşkilâtı ve Şeyhülislamlar”, Türk Yurdu, S. 148-149, Ankara, 2000, s. 174.

[13] Hasan Ali Koçer, Türkiye’de Modern Eğitimin Doğuşu ve Gelişimi (1773-1923), M.E.B., İstanbul, 1991, s. 9.

[14] Yahya Akyüz, Türk Eğitim Tarihi, (7. baskı), İstanbul, 1999, s. 55; Koçer, a.g.e., s. 10.

[15] Mehmet Zeki Pakalın,Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, M.E.B., İstanbul, 1993, C. II, s. 436;  Kazıcı, a.g.e., s. 248; Akyüz, a.g.e., s. 55.

[16] Kazıcı, a.g.e., s. 241.

[17] Salih Özkan, Türk Eğitim Tarihi, Tolunay Yay., Niğde, 1997, s. 52.

[18] Adıvar, a.g.e., s. 44; Yakıt, a.g.mk., s.174.

[19] Akyüz, a.g.e., s.56; Yakıt, a.g.mk., s.175.

[20] Akyüz, a.g.e., s. 57-58.

[21] Pakalın, a.g.e., C.II, s. 439; Yakıt, a.g.mk., s.175.

[22] İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Devleti’nin İlmiye Teşkilâtı, T.T.K. Basımevi, Ankara, 1988, s. 33.

[23] Uzunçarşılı, a.g.e., s. 36-37.

[24] Koçi Bey, Koçi Bey Risalesi, (Sadeleştiren Zuhuri Danışman), M.E.B., İstanbul, 1993; Defterdâr Sarı Mehmet Paşa, Devlet Adamlarına Öğütler,(Nesâyıh’ül-Vüzerâ ve’l-Ümerâ), (Derleyen ve Çeviren Hüseyin Ragıp Uğural), Kültür Bakanlığı Yayınları, İstiklal Matbaası, İzmir, 1990.

[25] Uzunçarşılı, a.g.e., s. 1; Ahmet Uğur, Epigrafi ve Paleografi, Erciyes Üniversitesi Yayınları, Kayseri, 1994, s. 195 vd.

[26] Cavit Binbaşıoğlu, Türkiye’de Eğitim Bilimleri Tarihi, M.E.B., İstanbul, 1995, s. 10.

[27] Fahri Unan,”Bir Âlimin Hayat Hikâyesi ve Klâsik Osmanlı Eğitim Sistemi Üzerine”, OTAM, S. 8, Ankara, 1997, s. 368.

[28] Koçi Bey, a.g.e., s. 19-23.

[29] Pakalın, a.g.e., C. II, s. 598; Kazıcı, a.g.e., s.265.

[30] Feda Şamil Arık, ”Osmanlılar’da Kadılık Müessesesi”, OTAM, S. 8, Ankara, 1997, s. 13.

[31] Arık, a.g. mk., ss. 1-72; Osmanlılar’da kadılık hakkında fevkalâde doyurucu bilgi içermektedir; Ayrıca bakınız, Kazıcı, a.g.e., ss. 109-119.

[32] Kazıcı, a.g.e., ss. 157- 182; Şeyhülislamlık hakkında geniş bilgi vermektedir. Ayrıca bakınız; Yakıt, a.g. mk., ss. 180-187.

[33] Ercüment Kuran, Türkiye’nin Batılılaşması ve Milli Meseleler, Türkiye Diyanet Vakfı yayınları, (2. baskı), Ankara, 1997, s. 52-54.

[34] Mümtaz Turhan, Kültür Değişmeleri, M. Ü.  İlahiyat Fakültesi Vakfı Yayınları, İstanbul, 1987, s. 143-144.

[35] Adıvar, a.g.e., s. 206; Kuran, a.g.e., s. 54-55.

[36] Uzunçarşılı, a.g.e., s. 255.

[37] Koçer, a.g.e., s. 27-28.

[38] Akyüz, a.g.e., s. 127; Koçer, a.g.e., s.37-38.

[39] Turhan, a.g.e., s. 162-163.

[40] Adıvar, a.g.e., s. 207-208.

[41] Binbaşıoğlu, a.g.e., s. 10.

image_pdfimage_print

Leave a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir