Prof. Dr. Remzi KILIÇ

KAHRAMANMARAŞ’IN DEĞERLERİNDEN ŞAİR ABDURRAHİM KARAKOÇ

 

Özet:

Kahramanmaraş’ın yetiştirdiği değerli şahsiyetlerden Şair Abdurrahim Karakoç’un kişiliği, şiirlerindeki tarih ve kültür öğeleri, genç nesillere örnek hayatı, mert ve dürüst tavrı, duruşu ve mesajları ele alınacaktır. Şair Karakoç’un yaşadığı ve yetişmiş olduğu Kahramanmaraş- Elbistan’da öne çıkan toplumsal değerlerin Karakoç’un şiirlerine etkisi ve yansıması belirtilecektir. Ayrıca Şair Abdurrahim Karakoç’un şiirlerinde, memleket sevdası, aşk, gurbet, ahlak, toplumcu temalar vurgulanacaktır.

Karakoç’un şiirinde muhatapları, Türk Milleti’nin sembolü olarak aldığı yiğit-alp insan tipleridir. O şiirinde, inanç ve ideal düşünceleri temsil etmek, haykırış, dosta ve doğruya âşık olma anlayışı, ortak ve toplumcu yaklaşım, gerçekçi kişilik gibi hususları ortaya koymuştur. Şair Abdurrahim Karakoç çeşitli yönleri ile bu bildiride ele alınacaktır. Cumhuriyet devrinde Kahramanmaraş’ta çok kıymetli bilim insanları, değerli yazarlar ve şairler, aydınlar ve iş dünyasında önemli şahsiyetler arasında Şair Karakoç’u da rahmet ve minnetle anmak gerekir. Bu bildiride kendi şiirlerinden örnekler ile Abdurrahim Karakoç’tan söz edeceğiz. Şair Karakoç’un binlerce şiirinden onlarca eserinden seçilmiş alıntılar yapılacaktır. Aynı zamanda yazarlık da yapmış olan Karakoç’un bildirimizde şairlik yönünü değerlendireceğiz.

Anahtar Kelimeler: Abdurrahim Karakoç, Kahramanmaraş, Şair, Şiir.

Giriş:

            Abdurrahim Karakoç 1932 yılının Nisan ayında Kahramanmaraş ili, Elbistan ilçesinde dünyaya geldi. Dedesi, babası ve kardeşleri de şair olduğu için küçük yaşlarda şiire merak sardı. İlk yazdığı şiirleri iki kitap olacak hacimde iken beğenmeyip yaktı. 1958 yılından itibaren yazdıklarını “Hasan’a Mektuplar” ismi altında 1964 yılında 10.000 adet bastırdı. Fedai Yayınları arasında çıkan bu eser kısa zamanda tükendi ve 2. baskısını yine 10.000 adet bastırdı. 1958 yılında bulunduğu kasabada belediye mesul muhasibi olarak memuriyete girdi. 1981 yılı Mart ayında emekli oldu.

Mücadeleci şiirlerinin çokluğu yaşadığı şartlardan kaynaklanmaktadır. 27 Mayıs 1960 darbesi, zinde güçler, demokrasi maskaralığı ve haksızlıklar hiciv şiirlerini beslemiştir. Karakoç hayatı boyunca otuz’a yakın mahkemeye verildi, hepsinden beraat etti. Avukat tutmadı, hep kendi kendini savundu. Hiçbir iktidarla barışık olmadı. Şiirlerinde esas unsur insandır. Serdengeçti, Töre-Devlet, Ocak, Yeni Düşünce, Yenisey, Alperen yayınları olarak şimdiye kadar 12 şiir kitabı, bir tane de makalelerinden derlenen nesir kitabı çıktı. 1985 yılından beri gazetecilik yapmaktadır. Bir ara siyasete girdi ve ayrıldı. Niçin girip, niçin ayrıldığını bir söyleşide şöyle cevaplandırdı: “Allah rızası için girmiştim, Allah rızası için ayrıldım”. Şair ve yazar Abdurrahim Karakoç 7 Haziran 2012 tarihinde, Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi hastanesinde yoğun bakımda iken dünyaya veda etmiştir. Rahmet ve minnetle anılmaktadır.

 

*Erciyes Üniversitesi Eğitim Fakültesi Öğretim üyesi, Eğitim Bilimleri Bölüm Başkanı. kilicremzi@gmail.com

Karakoç’un Kendi Dilinden Kendisini Tarifi:

“Ebedî kudretin tek sahibinden alınan emir üzerine 1932 yılında dünyaya gelmişim. Çocukluğum şöyle-böyle geçti. Kıt imkânlara, kıtlık yıllarına rağmen hâlâ o günleri özlerim. Birçok kimseye o yılları anlatsam, “özlenecek neresi var?” diyebilirler. Amma ben hep çocukluk yıllarımı sevdim. Şiir yazmaya küçük yaşlarda başladım. Zaten bizim oralarda her genç şiir yazar. Bu tutku başka bir meşgalenin veya işin olmayışından kaynaklanıyor gibime geliyor. Ben de avareydim, boşluğumu şiirle doldurmaya çalıştım. Benimle şiire başlayanlar yalnızlıktan, yardımsızlıktan dökülüp gittiler.

Bana gelince: Sağ olsunlar, iktidarların ve muhalefetin irikıyım politikacıları, ihtilal cuntacıları, ‘bilimsel’ cüppeliler, entellektüel züppeler, millî soyguncular, sosyete parazitleri, sermaye sülükleri, zulüm-işkence makineleri, adalet katleden hukukçular, dalkavuklar, üçkâğıtçılar vs. hep bana yardımcı oldular. Şiir malzememi veren onlar, öfkemi bileyen onlar oldular. Yardımlarını inkâr etmiyorum, fakat teşekkür de etmiyorum. Dinsizlerin değil, din düşmanlarının, yani İslâm düşmanlarının da az yardımı olmadı. Bir bakıma dinî duygularımın kuvvetlenmesine vesile oldular. En uygun zamanda yaşadığıma inanıyorum. Yardımcılarım (!) var oldukları sürece yazmaya devam edeceğim. Allah (cc) kısmet ederse…”diyordu.

 

Yayınlanmış eserleri:

  1. Hasan’a Mektuplar (1965)
  2. Akıl Karaya Vurdu (1965)
  3. Eli Kulakta (1969)
  4. Vur Emri (1973)
  5. Kan Yazısı (1978)
  6. Suları Islatamadım (1983)
  7. Beşinci Mevsim (1985)
  8. Dosta Doğru (1994)
  9. Yasaklı Rüyalar (2000)
  10. Gökçekimi (2000)
  11. Gerdanlık – I (2000)
  12. Gerdanlık – II (2002)
  13. Parmak İzi (2002)
  14. Yağmur Yerden Yağar (2002)
  15. Anadolu’da Bahar (2006)
  16. Barış Çağrısı (2009)
  17. Aynanın İki Yüzü
  18. Düşünce Yazıları
  19. Çobandan Mektuplar (Deneme Yazıları).

 

Abdurrahim Karakoç’un şiirlerinden bazı misaller:

Şair ve yazar olan Karakoç’un kitapları otuz yılı aşkın bir zaman içinde baskı üstüne baskı yenilemektedir. Bilhassa “Vur Emri” adlı şiir kitabı, toplumda günümüz şairlerinin hiç birisine nasip olmayan kabulü görmüştür. Abdurrahim Karakoç şiirlerinde Türk-İslam âleminin davasını, derdini dile getirmiştir. Kendi milletinin gençlerine seslenmiştir. “Davası olmayanın sevdası olmaz” diyen Karakoç gerçek bir dava adamı olarak yaşadı. Dava Felsefesi adlı şiirinde:

“Ben Milletim uğruna adamışım kendimi

Bir doğrunun imanı, bin eğriyi düzeltir

Zulüm Azrail olsa hep Hakkı tutacağım

Mukaddes davalarda ölüm bile güzeldir” diyerek, kalıcı şiirler yazmıştır.

Mehmet Âkif, Necip Fâzıl, Osman Yüksel gibi şiirleri dillerden düşmedi ve düşmeyecektir. Şiirleri bestelendi dillerde türkü oldu. Bir Dadaloğlu, Nefî, Seyranî gibi taşlamalar da bulundu. Karacaoğlan veya Erzurumlu Emrah gibi aşk şiirleri yazdı ama bu şair hep farklı oldu, özgün oldu. Bu şairlerin hiç birine benzemedi, hep kendisi oldu. Karakoç farklılığını sadece mısralarda göstermedi. Yaşantısı ile kendisini tanıyanlara ve tanımayanlara kişiliğini kabul ettirmiştir[1]. Hak bildiği davasında Hakk’a yürümüş bir şahsiyettir.

Türkiye’nin en muhataralı zamanlarında inanç ve düşüncesini en açık ve yüksek sesle haykırmıştır. 1960-1970’li yıllarda birçok insanın sustuğu veya korktuğu devirlerde O pervasızca inancını, aşkını ve sevdasını dile getiriyordu:

Hak Yol İslam Yazacağız

“Kör Dünya’nın göbeğine

Hak yol İslam yazacağız

Kuşların göz bebeğine

Hak yol İslam yazacağız.

Yola, ağaca, pınara,

Esen yele, yağan kara

Yağmur yüklü bulutlara

Hak yol İslam yazacağız.

Koç burcuna, yay burcuna

Bebeklerin avucuna

Minarelerin ucuna

Hak yol İslam yazacağız

Bucak bucak, köşe köşe

Kara taşa, kor ateşe

Yıldız’a Ay’a Güneş’e,

Hak yol İslam yazacağız.

Askerlerin miğferine

Kağnıların tekerine

Buda’nın tunç heykeline

Hak yol İslam yazacağız.

Herkes duyacak, bilecek

Saklanmaz gayri bu gerçek

Yaprak yaprak, çiçek çiçek

Hak yol İslam yazacağız.”[2]

Karakoç aynı açık yürekli tavrını şu şiiriyle ifade etmiştir:

İlân

“Ne diyorsa İslam Dini

Uyacağız suç olsa da

Geçeği örten kefeni

Soyacağız suç olsa da.

Alnımız ak, yüzümüz ak

İslam olan olmaz korkak,

Bâtla bâtıl hakka hak

Diyeceğiz suç olsa da.

Çiçeklenir sevda serde

Cihat düğün olur merde

Nur-u Kur’an’ı her yerde

Yayacağız suç olsa da.

Baba,ana,bacı, kardeş

Ehli küfre açtık savaş

İslamlık yoluna can baş

Koyacağız suç olsa da

Mana doldurmuş içleri

Gam mı maddenin suçları

Dine “taş” atan piçleri

Sayacağız suç olsa da.”[3]

“ Abdurrahim Karakoç, Anadolu’dan çıkmış, Anadolu insanının ortak şuuru, dikkati ve lisanı olmuştur. O’nun şiiri bu toplumun acıları ile yoğrulmuştur. İsyanında, aşkında, hicvinde bu vardır. Şair Karakoç, halkın meselelerini irdelemiş, geleneksel halk şiiri tarzını kullanmış olmasına rağmen, O’nu dar bir koridora çekerek “halk şairi” saymak doğru olmaz. O’na sisteme karşı duruşu ve birçok çarpıklıkları hicvetmesinden dolayı sadece “hiciv şairi” demekte doğru değildir. Popüler kültür içerisinde O’nu “Mihriban” şiiriyle idolleştirmek de yerinde bir değerlendirme olmaz. Bu yönüyle O’na tek başına “aşk şairi” demek de haksızlık olur. Karakoç, bunların hepsini harmanlayan bir bütünlük içerisinde birini diğerinin önüne almadan veren bir usta şairdir. Karakoç’un mayasında Yunus’un huşuu, Mevlana’nın erdemi, Hacıbektaş’ın uhuvveti vardır”.[4]

İnsanlara hayatın anlamını hatırlatmak için bir şiirinde şöyle seslenmektedir:

Yolculuk

Aylar tepe yıllar dağ zincirleri

Zirveler aşarsın haberin olmaz.

Dur-durak bilmeden doğuştan beri

Mezara koşarsın haberin olmaz.

Emanete “benim” diye bakarsın

Boş kalınca suya kazma çakarsın

Sırat köprüsünde yatıp kalkarsın

Ateşe düşersin haberin olmaz.

Salıncak kurarsın mor bulutlara

Körpe tay bağlarsın kör umutlara

Muhkemdir kulluğun canlı putlara

Kıblesiz yaşarsın haberin olmaz.

Yokluğa mı sonsuza mı yolcusun

Yollar tehlikeli Allah korusun

Koca kainatta bir damla su’sun

Kaynarsın taşarsın haberin olmaz.[5]

            Şair Karakoç Türkiye’nin 1960’lı   yıllarında kişi başına milli gelirin ortalama 300 dolar olduğu zamanlarda   halkın sıkıntılarını şiirlerine konu etmiştir. Türk Milleti’nin bunalımlı   durumuna vurgu yapmıştır:  Bayramlarda   Bayram Ola -5-

Giden Bayramlardan almadık bir tat
Gardaş bu senenin bayramı nasıl?
Şenay’larda bayram her gün, her saat
Elif’in, Döne’nin bayramı nasıl?İçinde boğulduk derdin, acının
Uykusu bitmedi şeyhin, hacının
Üç gardaşı şehit veren bacının
Oğulsuz ananın bayramı nasıl?

Neşe topuğumda, elem boyumda
Sen çoğunu anla, ben az deyim de
Kim öldü, kim kaldı garip köyümde
Ya bizim hanenin bayramı nasıl?

Dert deşmek değildir gayem, niyetim
Düşündükçe sızlar kemiğim, etim
Gelini dul kalmış, torunu yetim
Ak saçlı ninenin bayramı nasıl?

İşkence altında ezilir canlar
Masum yiğitlerle dolu zindanlar
Ses verin mezardan ulu sultanlar
Yusuf-u Kenan’ın bayramı nasıl?

Bizden sandığımız bize yabancı
Görünen simalar göze yabancı
Kabukta bayram var, öze yabancı
Söyleyin, mânânın bayramı nasıl?

Sabahtan haber yok, ufuklar kara
Semerkant kan ağlar, yanar Buhara
Keşmir, Kâbil, Kerkük hasret bahara
Kudüs’ün, Sina’nın bayramı nasıl?

Mücahit, maddeye yapar akını
Devrimci, soygundan tutar yükünü
Biz toprağa verdik Hikmet Tekin’i
Kotil’in, Zana’nın bayramı nasıl?[6]
Karakoç memleket insanlarını ve yaylaları şiirinde unutmamıştır:

Anadolu Sevgisi

Sen bizim dağları bilmezsin gülüm,
Hele boz dumanlar çekilsin de gör.
Her haftası bayram, her günü düğün,
Hele yaylalara çıkılsın da gör.

Bilmezsin ovalar nasıldır bizde;
Kağnılar yollarda, yoncalar dizde…
Saydıklarım damla değil denizde,
Hele bir ekinler ekilsin de gör.

Görmedin sen bizim mavi suları,
Karlar eriyince kırar yuları…
Köpük olur beyaz, sel olur sarı;
Hele taştan taşa dökülsün de gör.

Sen bizim köyleri görmedin ki hiç,
Yolları toz, çamur, evleri kerpiç.
O kirli kabukta, o en temiz iç;
Hele bir yakından bakılsın da gör.

Anlamaz, bilmezsin sen bizim halkı,
Sevgiyi bulasın, yakına gel ki…
Kalıplar gerçeği göstermez belki
Gönül perdeleri sökülsün de gör.[7]

Ayrılık derdini de gurbet çilesini de şöyle       ifade etmektedir:Ayıp

Kara gözlüm bu ayrılık yetişir,
İki gözüm pınar oldu gel gayrı.
Elim değse akan sular tutuşur
İçim dışım yanar oldu gel gayrı.

Ayların sırtında yıllar taşındı,
Sanma ki garibi eller düşündü.
Bebekler evlendi, yollar aşındı
Kozalaklar çınar oldu gel gayrı.

Hesap et, gideli sen gurbet ile
Otuz ay tutuldu kolay mı dile?
Hapisler, sürgünler, esirler bile
Sılasına döner oldu gel gayrı.

Gönlüm sende, gözüm yollarda durdu,
Saat isyan etti, takvim kudurdu.
Hasret hançerini bağrıma vurdu
Yüreciğim kanar oldu gel gayrı.

Emeği boşadır yuvasız kuşun…
Nerdeyse toprağa değecek başın.
Beni düşünmezsen kendini düşün
Herkes seni kınar oldu gel gayrı.[8]

BambaşkaDoktor, benim derdim bambaşka bir dert
Ağrıyan yerimi sorma boşuna.
Yazdığın reçete değer mi zahmet?
Kağıtta kalemi yorma boşuna.

Kerem eyle, fayda vermez yardımın
Tıp ilminde çaresi yok derdimin
Her tarafı gurbet olmuş yurdumun
Düşünceme tuzak kurma boşuna.

Gönlüm yığın yığın hasret yüklüdür
İçimde tarifsiz keder saklıdır
Sökemezsin yaralarım köklüdür
Merhem sürüp, sargı sarma boşuna.

Dost yolları nakışlandı kanımdan
Sevdiklerim vergi keser canımdan
Sükûta muhtacım, ayrıl yanımdan
İncitip günaha girme boşuna.

Aşk koymuşlar ıstırabın adını
Alamadım yaşamanın tadını
Yapacaksan eğer bana yardımı
Öldür kurtar, ilâç verme boşuna.[9]
Karakoç ümidini her zaman en yüksek seviye de korumuş ve gençliğe haber       vermektedir:

Gençliğe Mesaj

Yiğidim, aslanım, ha gayret eyle

Gaflet üstümüzde kalmasın böyle

İmanla yatıp-kalk, ihlâsla söyle

Kutlu mesaj verilmeyi bekliyor

Ölü dünya dirilmeyi bekliyor.

 

Maveradan aşk iksiri sağ gayrı

Ellerinde şekillensin çağ gayrı

Rahmet olup yüreklere yağ gayrı

Çekirdekler yarılmayı bekliyor

Ölü dünya dirilmeyi bekliyor.

 

Her yerde insanlar izana hasret

Şehirler, semalar ezana hasret

Kâinat ilâhî düzene hasret

Saf kozalar örülmeyi bekliyor

Ölü dünya dirilmeyi bekliyor.

 

Nedendir bu uyku, bu zillet neden? !

Hüzün yumağıdır mezarda deden

Mağripten maşrığa tek ruh, tek beden

Yay misali gerilmeyi bekliyor

Ölü dünya dirilmeyi bekliyor.

 

Sendedir mayası, özü İslâm’ın

Sendedir kulağı, gözü İslâm’ın

Gülsün, yeter artık, yüzü İslâm’ın

Kelepçeler kırılmayı bekliyor

Ölü dünya dirilmeyi bekliyor.

 

Tevhit aşkı gönülleri yaksın hey!

Zulüm ölsün, hak ayağa kalksın hey!

Gürül gürül, nurdan çaylar aksın hey!

Kirli sular durulmayı bekliyor

Ölü dünya dirilmeyi bekliyor.

 

Bizi bekler esir olmuş ülkeler

Bizi bekler yetim kalmış ülkeler

“İmdat! ” diye haber salmış ülkeler

Boş mabetler girilmeyi bekliyor

Ölü dünya dirilmeyi bekliyor.

 

Yanar Bosna-Hersek, Karabağ, Keşmir

Sonra Kıbrıs, Lübnan sayamam bir bir

Aklıma Abhazya, Urumçi gelir

Türk birliği kurulmayı bekliyor

Ölü dünya dirilmeyi bekliyor.

 

Kolayı var be yiğidim, kolayı

Kaynağında bastırmalı olayı

Hazırlayın kürek, kazma, malayı

İslâm harcı karılmayı bekliyor

Ölü dünya dirilmeyi bekliyor.

 

Nizam-ı Âlem’e içten talip ol

Kızılelma neredeyse ara bul

Bağlamasın seni şöhret, para, pul

Hesaplar var, sorulmayı bekliyor

Ölü dünya dirilmeyi bekliyor.[10]

Abdurrahim Karakoç’un dünya için ahiret yurdunu       unutanlara da açık bir tavsiyesi vardır:

Taksim

Bana Mevlana’yı, Yunus’u verin

Mecnun’u, Leyla’yı size bıraktım.

Kırk yıldır susuzum, bir tas su verin

Irmağı, deryayı size bıraktım.

 

Talipli değilim şöhrete, şana

Makamı, rütbeyi yük etmem cana

Dostluk, sevgi, şefkat yetişir bana

Dövüşü, kavgayı size bıraktım.

 

Zaman yoktur ekip, biçip, sürmeme

Ham topraktan haram mahsul dermeme

Bir tek gönül kâfi gelir girmeme

Konağı, sarayı size bıraktım.

 

Çokta değil, hakta buldum huzuru

İstediğim alın teri, göz nuru

Benliği, kibiri, iğrenç gururu

Faizi, bankayı size bıraktım.

 

Hiçbiriniz telaş etmesin boşa

Doyacak gözünüz toprağa, taşa…

Beni inancımla koyun baş başa…

Topyekûn dünyayı size bıraktım.[11]

 

Geç Kalmışım

Putları taşa tutmanın

Güç’lüğünü geç anladım.

Delileri avutmanın

Hiç’liğini geç anladım.

 

İhtiraslar dursun diye

Şehiri sığdırdım köye

Her bedenin ayrı şeye

Aç’lığını geç anladım.

 

“Safkan” dedikleri atın

Ünü büyük pek çok zatın

Bir yerde ilmin, sanatın

Piç’liğini geç anladım.

 

Hak’tan söz edersen eğer

Atılan taş sana değer

Doğruluk suç imiş meğer

Suç’luğunu geç anladım.

 

Su taşırken kalbur, file

Susmak gerekirmiş dile

Yazık… geç kalmanın bile

Geç’liğini geç anladım.[12]

 1960’lı yılların çile dolu Anadolu insanının     durumunu şöyle beyan etmektedir:
Vatandaş Türküsü – I: Tohdur BeğAvrat yeğin sayrı, benim karnım aç,

Keyf için gelmedik bura tohdur beğ

Fukara harcından yaz da bir ilaç,

Olsun derdimize çare tohdur beğ.

 

Tama vatandaşık, gardaşık tama…

Bunca Pahilm’olur adam adama?

Geldik ta sabahtan kaldık akşama,

Yarına mümkün mü sıra tohdur beğ?

 

Yedi baş horanta yıkık hanede…

Tüm kazancım bini bulmaz senede;

Yüz pangunut helal olsun gene de;

Ben nereyim, beş yüz nere tohdur beğ?

 

Tek kaşıkla çorba içer dördümüz…

Kul başından ırak ola derdimiz

Senden, benden esker ister ordumuz

Candan da mı yeğdir para tohdur beğ?

 

Dert bela tebelleş oldu başıma,

Her gece tahsildar girer düşüme…

Beni mahcup etme can yoldaşıma,

Erkeklik öldü mü bre tohdur beğ?

 

Büyük oğlan esker, öteki çırak,

Han için param yok oteli bırak…

Mevsim kış, yollar sarp, köy hayli ırak,

Bir değil, beş değil yara tohdur beğ

 

Memur gelir karşılarsın köşeden!

Zengin gelir kırılırsın neşeden

Öte kaçma bizim garip Eşe’den,

Bakıp boynundaki kire tohdur beğ

 

Hemi Müslümanım, insanım hemi;

Halimi arzettim darılma e mi?

İçinde mangır yok, gördün kesemi;

Bir de ceplerimi ara tohdur beğ

 

Daha sayayım mı? Noksan mı daha?

Yalvara yalvara tükendim aha…

Bu yüzle mi çıkacaksın ALLAH’a?

Vallahi yanarsın nara tohdur beğ.[13]

İffete, ahlaka son derece önem veren Karakoç     özellikle hanım kızlara seslenir:

Unutma Bacım

Türksün, Müslümansın; dahası var mı?

Unutma bunları aman ha bacım.

Senin ak yüzünden ak olmamalı

Dağda kar, külekte ayran ha bacım.

 

Bir kocan olmalı, bir evin senin;

Artsın, eksilmesin şerefin senin;

Barışta annelik görevin senin,

Savaşta silâha davran ha bacım.

 

Hak yolun yolcusu kalmaz arkada;

Gücünü, gönlünü ülküye ada.

Yaşamak ne kadar hakkımızsa da,

Canımız Türklüğe kurban ha bacım.

 

Donsuz “yıldız”ları edinme örnek,

Kırk sandığa sığmaz bir kirli gömlek.

“Namus için” diyor en kutsal ölmek;

Ceddinin yazdığı ferman ha bacım.

 

Eskiyi, yeniyi bırak bir yana;

Her şeyin iyisin, doğrusun ara.

Uyma köksüzlere, olma maskara;

Aman ha, aman ha, aman ha bacım.[14]

“Karakoç, daima gür konuşan, âhengi kollayan,     sağlam hatta çarpıcı kafiyeye önem veren bir şairdir”.[15]     Karakoç için şiir, duygu ve düşüncenin etkili bir sesle ifadesidir.

Şiire Dair

Şiir bir     cennet bahçesi

Girmeyene     anlatılmaz

Cennet     nedir, bahçe nasıl

Görmeyene     anlatılmaz.

Şair gülü, şükür gülü

Yaprak yaprak dokur gülü

Her mısradan fikir gülü

Dermeyene anlatılmaz.

Şiir toprak kokusudur

Şiir damla damla sudur

Ermişlerin duygusudur

Ermeyene anlatılmaz

Şairler sultanı Yunus

Her sözü yüz defa yumuş

Aşk bağına dergah kurmuş

Varmayana anlatılmaz.[16]

Karakoç, aşk şairidir. İnsandaki en güçlü     duygulardan biri aşktır. Aşk cümlelere sığmayacak kadar engin bir ruh     halinin yaşanmasıdır.[17]O     aşkı da yaşamış bir kişidir.

Aşktan yana söz duyunca

Ben hep seni düşünürüm

Uçsuz hayaller boyunca

Ben hep seni düşünürüm.

 

Yıldızlar kayar yüceden

Renkler sıyrılır geceden

Yüreğim sızlar inceden

Ben hep     seni düşünürüm

 

Aklın ucu değer hiçe

Yol ararım     içten içe

Kâinat uyur sessizce

Ben hep seni düşünürüm

 

Rüzgâr eser ilden ile

Sağlıkta bitmez bu çile

‘Var’dan öte ‘Yok’ta bile

Ben hep seni düşünürüm.

Mihriban

Sarı saçlarına deli gönlümü
Bağlamışlar, çözülmüyor Mihriban
Ayrılıktan zor belleme ölümü
Görmeyince sezilmiyor Mihriban.

Yâr, deyince kalem elden düşüyor
Gözlerim görmüyor aklım şaşıyor
Lambada titreyen alev üşüyor
Aşk kağıda yazılmıyor Mihriban.

Önce naz, sonra söz ve sonra hile…
Sevilen seveni düşürür dile
Seneler, asırlar değişse bile
Eski töre bozulmuyor Mihriban.

Tabiplerde ilaç yoktur yarama
Aşk deyince ötesini arama.
Her nesnenin bir bitimi var ama
Aşka hudut çizilmiyor Mihriban.

Boşa bağlanmış bülbül gülüne ,
Kar koysan köz olur aşkın külüne…
Şaştım kara bahtım tahammülüne,
Taşa çalsam ezilmiyor Mihriban.

Tarife sığmıyor aşkın anlamı
Ancak çeken bilir bu derdi gamı
Bir kördüğüm baştan sona tamamı
Çözemedim, çözülmüyor Mihriban.[18]

İnsanların aldırışsızlığına yeni tabirle     duyarsızlığına ise şöyle seslenir:

Suları Islatamadım

Savaştayım elli yıldır

Ömrüm geçti boşalt, doldur

Anlamadım bu ne hâldir

Bir gün silah çatamadım

Suları     ıslatamadım.

 

Ekin ektim başak yılan

Kuşandığım kuşak yılan

Yorgan akrep, döşek yılan

Bir gün rahat yatamadım

Suları     ıslatamadım.

 

Ne payem oldu, ne sayem

En doğruya varmak gayem

Düşüncemdir tek sermayem

Alan yoktur satamadım

Suları     ıslatamadım.

 

Yolum yokuş, izim ayrı

Dilim yağsız, sözüm ayrı

Bedenimden özüm ayrı

Biri bire katamadım

Suları     ıslatamadım.

 

Talipli yoktur sevgiye

Anlamadım, neden? Niye?

Canlar gücenmesin diye

Can attım, gül atamadım

Suları     ıslatamadım.[19]

Karakoç’un bir     zamanların Türkiye’sinde yaşanan olaylara dair şu meydan okuması, millî     duyarlılık bakımından çok manidardır:

Yemin
Canım sağ oldukça rahmetli babam
Susarsam, hakkını helal etmesin
Ak sütün emziren ihtiyar anam
Susarsam hakkını helal etmesin.

Yerindedir daha aklım iradem
Ve işte yeminim, işte ifadem
İlk insan, ilk nebi Hazreti Adem,
Susarsam hakkını helal etmesin.

Meylim ne şöhrete, ne saltanata;
Hak için sarıldım ben bu sanata;
Kür-Şad, Bilge Kağan, Oğuzhan ata,
Susarsam hakkını helal etmesin.

Önünde dururken Türklüğün hali,
Susup da boynuma almam vebali;
Ebubekir, Ömer, Osman ve Ali(R.A)
Susarsam hakkını helal etmesin.

Esir iken Kırım, Kerkük, Türkistan,
Bana zindan olur Maraş, Elbistan
İbni Sina, Dedem Korkut, Alparslan
Susarsam hakkını helal etmesin

İmanda bu fire, zillete bu zam!
Doymuyor yüreğim ne kadar yazsam
Farabi, Gazali, İmamı Azam,
Susarsam hakkını helal etmesin.

Nusret versin yeri göğü yaratan
Çekip çıkartalım akı karadan
Ertuğrul Bey, Osman Gazi, Murat Han,
Susarsam hakkını helal etmesin.

Ülküm aşk çölünde Veysel Karani
Ulubatlı Hasan eyler göreni
Fatih, Ak Şemsettin, Molla Gürani
Susarsam, hakkını helal etmesin

Bu yol bahadırlar, ermişler yolu;
Kendini davaya vermişler yolu!
Şeyh Mevlana, Derviş Yunus, Köroğlu,
Susarsam hakkını helal etmesin.

Türkçe sevdalanan İslamca yanan
Adar milletine bir değil bin can
Yavuz Sultan Selim, Barbaros, Sinan
Susarsam hakkını helal etmesin.

Uyutulmuş köy, nahiye, ilçe, il
Yüreğimi yetmiş yerden yara bil;
Mehmet Akif, Osman Batur, Şeyh Şamil
Susarsam hakkını helal etmesin.

Usta savaşçılar, genç mücahitler
İmkanıma hizmetime şahitler
Başbuğ, ülküdaşlar, aziz şehitler,
Susarsam hakkını helal etmesin.

İçimde İslam’ın ince manası
Önümde Türklüğün soylu davası
Of’lu Kör Şakir’in Elif anası
Susarsam hakkını helal etmesin.

Sevdim, milletime gönlümü verdim
Zalimin zulmüne göğsünü gerdim
Kırıkhanlı Kazım, Niksarlı Nedim
Susarsam hakkını helal etmesin

Kemal’imiz, Turan’ımız, Hacı’mız
Beraberdir sevincimiz, acımız
Mut’ta davar güden Zeynep bacımız
Susarsam hakkını helal etmesin.

Mühim değil güceneni, küseni
Allah sevmez haksızlığa susanı
Yozgat’ın Yerköy’lü Yetim Hasan’ı
Susarsam hakkını helal etmesin.

Komünist, siyonist, pusudan çıktı
Dinime saldırdı, töremi yıktı
Gönen’li Gülizar, Bünyan’lı Sıtkı,
Susarsam hakkını helal etmesin.

Yurdun bir kağıttır ışık beyazı
Üstünde insanlar mukaddes yazı
Genci ihtiyarı gelini kızı
Susarsam hakkını helal etmesin.

Mazlumlar hakkını almayıp ele,
Günü gün edersem zalimler ile
Evdeşim, öz kızım, öz oğlum bile
Susarsam hakkını helal etmesin.

Allah rızasıdır arzum, emelim!
Bu necip milleti ondan severim
Hazreti Muhammed(S.A.V) gerçek rehberim
Susarsam hakkını helal etmesin.[20]

Sonuç:

“Her zaman     kolayı yazmaktansa zoru yazmayı tercih ettim. Zorlukların kolayıma     geldiğini söyleyebilirim. İçimde uhde olarak kalmış cevapsız meselem yoktur.     İyilik, dürüstlük, güzellik insan oğlunun asli vazifesidir. Ben bunları     bozanların kötülüklerini hicvederim. Kötülüklere karşı mücadelem kıyamete     kadar bakidir…”[21]     diyordu.

Şair ve     yazar olan Abdurrahim Karakoç, 1932-2012 yılları arasında yaşamış olduğu     seksen yıllık ömründe; gerçekten insanlık için adalet, dürüstlük, mertlik,     iman ve idealde zirve insan olmayı başarmış bir sanatçıdır. O şiirlerini,     söz ustalığını hicivle, temsil ile ortaya koymuş bir şahsiyettir. Karakoç     Kahramanmaraş insanına özgü, vatanperverliği, civanmertliği, hoşgörüyü,     millî ve manevî değerlere bağlılığı yanı sıra çalışkan, üretken, faydalı     insan olmayı da başarmış bir şairdir. Kahramanmaraş ve Elbistan gibi,     tarihi Türk-Türkmen kültür merkezi olan bir bölgede kendinden sonra gelen     insanlara ve gençlere de  misal     olamaya devam edecektir.

KAYNAKÇA:

 

– AYAYDIN, Kibar; “Aşkın İç İsyanı: “Mihriban”, Akpınar,  Yıl:8, S.44, Mart-Nisan 2013.

– AYTEKİN, Osman; “Hasan’a Mektuplar’ın Şairi”, Akpınar,  Yıl:8, S.44, Mart-Nisan 2013.

– KABAKLI, Ahmet; Türk Edebiyatı, Türk Eğitim Vakfı Yayınları, C.IV, İstanbul, 1991.

– KARAKOÇ, Abdurrahim; Akıl Karaya Vurdu, Ocak Yayınları, Ankara, 1997.

– ___________; Beşinci Mevsim, Ocak Yayınları, Ankara, 1987, s.49.

– ___________; Dosta Doğru, 9. Baskı, Ocak Yayınları, Ankara, 1994.

– ___________; Gökçekimi, Yenisey Yayınları, Ankara, 1991.

– ___________; Kan Yazısı, Ocak Yayınları, Ankara, 1978.

– ___________; Suları Islatamadım, Ocak Yayınları, Ankara, 1984.

– ___________; Vur Emri, Töre-Devlet Yayınları, Ankara, 1975.

-SUBAŞI, Muhsin İlyas; “Abdurrahim Karakoç’u Anarken…” , Akpınar,  Yıl:8, S.44, Mart-Nisan 2013.



[1] Osman Aytekin, “Hasan’a Mektuplar’ın Şairi”, Akpınar,  Yıl:8, S.44, Mart-Nisan 2013, s.32.

[2] Abdurrahim Karakoç, Vur Emri, Töre-Devlet Yayınları, Ankara, 1975, s.14-15.

[3] A. Karakoç, a.g.e., s. 28.

[4] Musin İlyas Subaşı, “Abdurrahim Karakoç’u Anarken…” , Akpınar,  Yıl:8, S.44, Mart-Nisan 2013, s.15.

[5] Abdurrahim Karakoç, Akıl Karaya Vurdu, Ocak Yayınları, Ankara, 1997, s.88.

[6] Abdurrahim Karakoç, Suları Islatamadım, Ocak Yayınları, Ankara, 1984, s.96-98.

[7] A. Karakoç, Dosta Doğru, 9. Baskı, Ocak Yayınları, Ankara, 1994.

[8] A. Karakoç, Vur Emri, s.66-67.

[9] A. Karakoç, Vur Emri, s.98-99.

[10] A. Karakoç, Akıl Karaya Vurdu, s. 42.

[11] A. Karakoç, Suları Islatamadım, s.80-81.

[12] A. Karakoç, Gökçekimi, Yenisey Yayınları, Ankara, 1991, s.31.

[13] A.Karakoç, Vur Emri, s.345-346.

[14] A. Karakoç, a.g.e., s. 20-21.

[15] Ahmet Kabaklı, Türk Edebiyatı, Türk Eğitim Vakfı Yayınları, C.IV, İstanbul, 1991, s.735.

[16] Abdurrahim Karakoç, Beşinci Mevsim, Ocak Yayınları, Ankara, 1987, s.49.

[17] Kibar Ayaydın, “Aşkın İç İsyanı: “Mihriban”, Akpınar,  Yıl:8, S.44, Mart-Nisan 2013, s.23-24.

[18] Karakoç, Vur Emri, s.80-81.

[19] Karakoç, Suları Islatamadım, s.28-29.

[20] Karakoç, Kan Yazısı, Ocak Yayınları, Ankara, 1978.

[21] Karakoç, Beşinci Mevsim, s.50.

image_pdfimage_print

Leave a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir