Prof. Dr. Remzi KILIÇ

Yakın Dönem Türk Ermeni İlişkileri Üzerine

Kılıç, R. (2007).Yakın dönem Türk-Ermeni ilişkileri üzerine. Türk Yurdu, S. 236, Ankara, (Nisan 2007), C. 27, ss. 40-48.

YAKIN DÖNEM TÜRK-ERMENİ İLİŞKİLERİ ÜZERİNE

Prof. Dr. Remzi KILIÇ*

ÖZET:

Ermeni toplumu dokuz yüzyıla yakın bir zamandır, tarihî ve stratejik bakımdan önemli olan, Anadolu yada Ön Asya olarak bilinen coğrafyada, Türkler ile beraber yaşamışlardır. Ancak, XIX. yüzyıl başlarına doğru gelindiği zaman, Osmanlı devletinin zayıflaması, emperyalist devletlerin Anadolu topraklarına göz dikmeleri, yüzyıllar boyunca bir arada yaşayan bazı toplulukların Türklere karşı tahrik edilmeleri, Anadoluyu paylaşma planları gibi, sorunlar ortaya çıkmıştır.
Bu arada Ermenilere de; Doğu Anadoluda, Rusların, Fransızların ve İngilizlerin desteği ile bağımsız Ermenistan devleti kurdurulacağı propagandası yapılmıştır. Bunun sonucu olarak, silahlı Ermeni komiteleri ve çeteleri oluşturularak, Doğu Anadolu başta olmak üzere, Anadolunun bazı bölgelerinde sivil Türk halkı saldırı ve katliamlara maruz bırakılmıştır. Özellikle, 1890dan 1922 yılına kadar otuz iki yıl, Ermeni militanlar; Taşnaksutyan, Hınçak ve Ramgâvar gibi terör örgütleri vasıtasıyla, yirmi altı binden fazla eylem, baskın, saldırı ve cinayet gerçekleştirmişlerdir.
Yaşanan olumsuz ve acı gelişmeler sonucu, yüz binlerce Türk insanı öldürülmüş, Osmanlı Devletinin aldığı tedbirler sayesinde, Ermeni terör çeteleri bertaraf edilmiş, Anadolu toprakları üzerinde bir Ermeni devleti kuramamışlardır. İngilizler, Ruslar, Fransızlar ve Ermeni terör örgütlerini destekleyen emperyalist güçlerin planları tutmamıştır. Bu olayların üzerinden, 1915 yılından bu tarafa geçen doksan yıla rağmen, Türkiye aleyhine, siyasî amaçlı olarak kullanılan Ermeni olayı, soykırım iddiasına dönüştürülerek, hâlâ emperyalist devletler ve Ermeni komitacıları tarafından gündemde tutulmaktadır. Hatta, Ermeni diasporası tarafından, Türkler soykırım yaptılar iddiasıyla dünya kamuoyu meşgul edilmektedir.

Anahtar Kelimeler: Türkler, Ermeniler, Osmanlı Devleti, Sevk ve iskan, Doğu Anadolu.

ABSTRACT: Armenian and Turkish people have lived together in Anatolia which is an important region because of its historical and strategic aspects for nearly nine hundred years. However, in the early 19th. Century the problems such as weakening of Ottoman Empire, plans of Imperial Countries to invade Anatolia and impulsion of some societies living together for centuries to fight against Turkish people have emerged.
By the way Russia, England and France made a propaganda that an Independent Armenia would be founded. Thus, armed Armenian committees set up criminal organizations and Turkish people were exposed to injustice and massacres by Armenian by these groups mostly in East Anatolia and some other regions in Anatolia. Especially between the years 1890 and 1922, for 32 years, Armenian Militants organized more than twenty six thousands of attacks, assaults and descents via terrorist organizations such as Tashnak, Hinchak and Ramgavar. As a result of these of grievous events, hundreds of thousands of people were murdered. Thanks to the precautions of Ottoman administration, Armenian terror organizations were dismissed and an Armenian Government could not be founded in lands of Anatolia. The plans of imperial countries such as England, Russia and France who supported Armenian terrorist organizations failed.
Today, after ninety years, the events in 1915 are considered as genocide and they are still brought up by Armenian Diaspora and some imperialist countries politically to the disadvantage of Turkey. Moreover, Armenian Diaspora occupied public opinion with the claim of so-called Armenian genocide.

Key words: Turks, Armenians, Ottoman Empire, East Anatolia, Immigration and Settlement.

* Niğde Üniversitesi Eğitim Fakültesi Öğretim Üyesi. remzikilic@mynet.com

Giriş:

1915-1916 yıllarındaki Osmanlı topraklarında cereyan eden Ermeni terör olayları, binlerle ifade edilmektedir. Büyük çoğunluğu Ermeni olan yazarların, daha ziyade tarihçi oldukları ve olayları Ermeni soykırımı olarak niteledikleri görülmektedir. Türk yazarların ise, hemen hepsi de konuya tarih açısından yaklaşmış ve soykırım olmadığını savunmuşlardır. Yayımlara tarafsız bir tarih görüşünün hakim olması güç olmakla beraber, olayların niteliğini değerlendirmek için yeterli arşiv çalışmasının yapılmış ve yayımlanmış olduğu söylenebilir (Aktan, 2001:5).
Araştırma çalışmalarına ve belgelerin yorumlarına dayanarak, yakın dönem Türk-Ermeni ilişkilerini değerlendirmek yerinde olacaktır. Çünkü, tek taraflı iddia ve yayınlar ile hem dünya hem de Türk kamuoyu yanıltılmaya çalışılmaktadır. Tarihi gerçekler ile yüzleşmek, bilim ve akıl yoluyla olayları ortaya koymak gerekir. Bugün dünyada yürütülen Ermeni propagandasının başlıca hedefleri üç gurupta toplanabilir:
1. Dünyanın çeşitli ülkelerinde yaşayan Ermenilerin; tarih, dil, din ve kültür unsurlarını canlı tutmak, Ermenilik şuurunu korumak, geliştirmek ve yaymaktır.
2. Dünya ve özellikle Hıristiyan kamuoyunda, Türkiye Cumhuriyetini ırkçı insan hak ve özgürlüklerine saldırgan, tarihi misyonu bakımından fetihçi ve emperyalist, bir devlet olarak tanıtmak suretiyle, uluslararası ilişkilerinde güçsüz, yalnız ve etkisiz bırakmak, böylece çeşitli yapay sorunlarla karşı karşıya getirerek gelişmesini engellemektir.
3. Tarihî gerçekleri saptırmak ve ortadan kaldırmak suretiyle, Şark-doğu Meselesini yeniden güncelleştirmek, Bağımsız ve Büyük Ermenistan emel ve beklentilerini tahrik etmek suretiyle, gelecekte Türkiye Cumhuriyetinin doğu hudut komşusu Ermenistanın çok yönlü gelişmesine kaynak ve belge hazırlamaktır.
Ermeni propagandasının hedef kitleleri ise şunlar olabilir:
1. Dünyanın çeşitli ülkeleri üzerine yayılmış, yaşamakta olan Ermeni toplulukları.
2. ABD başta olmak üzere birçok ülkenin devlet ve siyaset adamları, kilit personeli, iktisadî ve ticarî güç merkezleri, Türkiye ve Ortadoğu üzerinde araştırma yapan Enstitü ve merkezlerde çalışanlar araştırmacılar, basın ve yayın organları, her türlü kamu iletişim araçlarının sahip ve yöneticileri.
3. Hıristiyan din merkezleri, kiliseler, Kürtler ve Asûrîyenler.
4. Türkiye ve Türkiye toprakları ve kaynakları üzerinde jeopolitik beklentileri olan çıkar ve rekabet çatışması içerisinde olan ülkelerin etkin kamuoyları, (Osmanlı Arşivi Yıldız Tasnifi, 1989-C.III:11) yani halk topluluklarıdır.
Ermeni propaganda faaliyetlerinde kullanılan başlıca temalar ise şunlardır: Türk düşmanlığı, Türklerin Hıristiyan toplumlar üzerinde zulüm ve baskıları, Türk devletlerinin saldırgan ve emperyalist tutum ve davranışları ile Ermenilerin uzun bir tarihî geçmişe, kültür ve medeniyete sahip bulundukları, ancak Osmanlı İmparatorluğu yönetiminde hak ve özgürlüklerini yitirdikleri, zulüm ve işkence altında yaşadıkları, can ve mallarını, yer ve yurtlarını Türkler karşısında yitirdikleri, bütün Ermeni propagandalarının vazgeçilmez temalarıdır.
Genel ve özel olarak seçilmiş bu temalar, her türlü iletişim araçlarıyla, yazılı, sözlü ve görüntülü olarak özenle yayılır ve işlenir. Bütün bunlar yapılırken, geçmiş yüzyılların olayları saptırılır, gerçekler gözden uzak tutulmaya çalışılır. Yapay olarak yaratılan tarihî olaylar bugün yaşanıyormuş gibi, karşıdakilere aktarılır (O.A.Y.T, 1989-C.III:12). Günümüzde Ermenilerin, dünya kamuoyunu etkilemek için 300 bin web sayfasına varan soykırım belgeseli hazırladıkları bilinmektedir.
Ermeni propaganda ve faaliyetleri, birçok ülkenin doğrudan veya dolaylı, açık veya örtülü desteğine sahip olmuşlardır. Bu ülkelerin bir kısmı, Türkiyeyi kendisine rakip veya gelecekte rakip görenlerdir. Bir kısmı ise, çıkarları ve beklentileri açısından bölgede güçlü bir Türkiyenin varlığını kabul etmeyenlerdir. 1960-1973 yılları arasında toprakları üzerinde, Ermeni katliam anıtları diktiren ve üniversitelerinde araştırma merkezlerinde, Ermeni propagandalarına kaynak üreten, uluslararası toplantılarda ve ikili temaslarda diplomatlarına sürekli olarak, Ermeni Meselesini dile getirme talimatı veren Fransa vb. ülkeler, 1973-1985 yılları arasında Ermeni Terörünün başlıca destekleyicisi olmuşlardır.
27 Ocak 1973 tarihinde Los Angeles Türkiye başkonsolusu Mehmet Baydar ve yardımcısı Bahadır Demiri öldürerek eylemlerine başlayan, Ermeni terörü 1 Ocak 1975te Beyrutta Dünya Kiliseler Konseyine yaptığı bombalı saldırı ile ilk defa adını ASALA olarak duyurmuştur. ASALA, Ermeni terör örgütü yayınladığı bildiride amaçlarını; 1- İşgal altındaki Ermeni topraklarını Türkiyeden kurtarmak (Doğu Anadolu vilayetlerimizi kastederek), 2- Ermeni toplumuna kendi kaderini tayin hakkını sağlamak, 3- Ermeni katliamının Türkiye tarafından kabulünü temin etmek, 4- Türkiyeyi katliâm/soykırım sebebiyle tazminat ödemeye zorlamak, olarak açıklamıştır (Türközü, 1983:22-23).
ASALA adlı Ermeni terör örgütü, 1973-1985 yılları arasında on iki yıl boyunca, Türk diplomatlarını ve büyük elçilerini suikast yaparak şehit etmişlerdir (Bilim ve Aklın Aydınlığında Eğitim, 2003/38:173-174). ABD, Fransa, İngiltere gibi batılı ülkeler bunları desteklemiş ve himaye etmişlerdir (O.A.Y.T, 1989-C.III:12). ASALA terör örgütü, Türkiye aleyhine bölücü PKK terör örgütü ile 8 Nisan 1980 tarihinde, Lübnanın Sidon şehrinde bir araya gelerek, ortak bir basın toplantısı düzenlemiş, Türkiye Cumhuriyetine karşı birlikte mücadele etmek amacıyla ittifak kurduklarını, dünya kamuoyuna açıklamıştır (Türközü, 1983:23). Türkiye Cumhuriyetinin kararlı tutumu karşısında, ASALA adlı Ermeni terör örgütü, silahlı mücadeleyi 1984te, PKK terör örgütüne devretmiştir. PKK terör örgütü ise, 1984-1999 yılları arasında; katliam, cinayet, yol kesme, güvenlik güçlerine pusu kurma, saldırı, bombalama gibi, eylemleri ile Türkiyede otuz binden fazla insanın ölümüne sebebiyet vermiştir.

Tarihî Süreç İçerisinde Türk-Ermeni İlişkileri:

Türk-Ermeni ilişkilerini kısa bir tarihçe ile belirtmek yerinde olabilir. Doğu Roma-Bizans devletinin doğu hudutlarında zorunlu iskana tâbi tutulan Ermeniler ile Türk toplumlarının ilk temasları XI. yüzyılın ilk yıllarına rastlamaktadır (Göyünç, 1983;Yıldız, 1985:29-51). Büyük Selçuklu Sultanı Alparslanın 1064 yılında Ermeniler ile meskun bulunan Ani şehrini yönetimi altına aldığını ve Ermenilere son derece iyi muamele yaptığını biliyoruz. Alparslan kumandasındaki Büyük Selçuklu orduları, Malazgirtte Bizans kuvvetlerini mağlup ettikten (1071) sonra Anadoluya Türk göç ve yerleşmesi hızlanmıştır. Oğuz boyları (Türkmenler), Bizanstan alınan ve yoğun bir nüfus bulunmayan Anadoluda kısa sürede yerleşmişlerdir.
Bu sırada Ermeni toplulukları, ülkelerini Bizansa terk ederek, guruplar halinde Bizans devletinin baskısıyla, Güney Anadoluya göçerler ve küçük kaleler içerisinde varlıklarını sürdürmeye çalışırlar (Halaçoğlu, 2005:13). Bizans, Süryanî ve bazı Arap tarihçiler, Kilikya Ermenileri olarak tanımladıkları bu halkın, I. Haçlı seferine 1098de yardımlarından dolayı, Bizans kuvvetlerinin Kilikyayı tamamen işgal ederek, 1137 yılında Ermeni egemenliğine son verdiklerini belirtirler. Türkiye Selçukluları (1077-1308) himayesinde, Ermeniler yeniden Kilikya bölgesinde güçlenir ve Anadoluda Türklerle bir arada yaşamaya başlarlar.
Kilikya Ermenilerini, Mısırdaki Memluklu devletine (1250-1518) karşı, Türkiye Selçuklu devleti korur ve destekler. Ermeni etkinliği, Anadoluda 1335 yılında Arap-Moğol işbirliği sonucu tamamen sona erdirilir. Ermeniler, Kıbrıs ve diğer adalar ile Fransaya kaçarlar, geriye kalanlar ise, küçük Ermeni gurupları olarak Anadoluda, Türkmen beyliklerinin huzur ve güvenlik şemsiyesi altında yaşamını sürdürürler. Ancak, Ermenilerin zaman zaman Moğolların Anadoluyu istilâsına yardımcı oldukları bilinmektedir. Erzurum, Sivas, Kayseri gibi, şehirlerin Moğollar eline geçmesine Ermeniler yardım ederler (O.A.Y.T, 1989-C.III:13-14).
Osmanlı Devletinin daha kuruluş yıllarında Ermenilere büyük bir önem verilir. Orhan Gazi, Bursa başkent yapıldıktan sonra, Ermenilerin dini liderlerini ve dağınık halde bulunan topluluklarını 1326da Bursaya getirir ve yerleştirir. Osmanlı Devleti tarafından, bütün din, mezhep, dil ve insanlara hoşgörüyle yaklaşmak ve onları mutlu etmek anlayışı ortaya konulmuştur.
Fatih Sultan Mehmet ise, 1453te İstanbulu fethinden sonra, Bursadaki Ermeni piskoposu Ovakim efendiyi, 1461de Anadoludan bir miktar Ermeni ile beraber İstanbula getirtmiştir. Padişah, Samatyadaki Sulu Manastır isimli kiliseyi Ermenilere vermiş ve Ovakimi kendilerine patrik tayin ederek, Ermeni Patrikliğini kurmuştur (Ermeni Komitelerinin Emâl ve Hareketi ihtilâliyyesi, 1332/1916:7; Halaçoğlu, 2005:16). Ermeni Patriğine bütün Ermenilerin dinî-ruhanî lideri sıfatı tanınarak, Osmanlı Devletinin Ermeni toplumuna karşı yakınlığı hoşgörüsü ve güveni gösterilmiştir (Eroğlu, 1982:216;Kocaş, 1967:59).
Anadolunun birçok şehrinde dağınık olarak yaşayan Ermeniler, zamanla İstanbula gelerek çeşitli mahallelere yerleşmişlerdir. XIX. yüzyılın başlarına kadar dört yüz yıldan fazla bir süre, Ermeni toplumu, Osmanlı Devleti bünyesinde tam bir serbestlik, güven ve imkan içerisinde, kendilerine tanınan bütün fırsat ve imkanlardan sonuna kadar yararlanarak yaşamışlardır.
Ermeni toplumu arasındaki mezhep çatışmaları, Gregoryan-Katolik ve daha sonra Kafkas bölgesinde Katolik-Ortodoks mezhepleri arasındaki çatışmalar, ayrıca Yahudi-Ermeni çıkar çatışmaları, XIX. yüzyılın başlarında ortaya çıkmıştır. II. Mahmut devrinde Osmanlı Devleti, Ermeniler arasındaki mezhep çatışmalarını çözümlemeye çalışmıştır. Yüzyıllardır Tebâ-i sadıka olarak bilinen Ermeniler arasındaki anlaşmazlıklar giderilmiştir.
Ermeni toplulukları arasında ilk mezhep kışkırtıcılığı ise, Fransa tarafından yapılmıştır. Ermenileri, Katolik mezhebine katarak, Fransız misyoner papazları, İstanbuldan başlayarak Anadolunun çeşitli yerleşim birimlerinde, Ermenilerin Gregoryan-Katolik olarak ikiye ayrılmalarına sebebiyet verirler. İkinci dini kışkırtma Rusya çarlığından gelir. Daha sonra ise, İngiltere Krallığı aynı yolu takip eder.
Osmanlı Devleti, insan hak ve hürriyetleri konusunda en büyük girişimi, 3 Kasım 1839da Tanzimat dönemiyle başlatmıştır. Bütün gayr-i Müslim cemaatlere, en geniş haklar ve özgürlükler tanınmıştır. Gayr-i Müslim cemaatlerin her türlü işleri, dinî merkezlerince yürütülürdü. 1856da Islahat Fermanı ilan edilmiş ve bundan sonra 1863te Ermeni Milleti Nizamnamesi hazırlanmış ve yürürlüğe girmiştir. Bu belge ile Ermeniler, adetâ devlet içinde imtiyazlı hale getirilmiştir. Ermeniler ve diğer gayr-i Müslim unsurlar, devlet kademelerinde ve bürokraside her türlü makam ve mevkîye gelebilme imkanına kavuşmuştur. Osmanlı Devletinin bütün iyi niyet ve gayretlerine rağmen Ermeniler, dış devletlerin de tahrikleriyle ayrılıkçı hareketlere ve terör eylemlerine yönelmeye başlamışlardır.
I. Dünya savaşı sırasında (1914-1918) Ermeniler, Doğu Anadolu başta olmak üzere, Rusların müttefiki olarak Türk toplumuna karşı savaş halini alırlar. Amaçları; Rusların, İngilizlerin ve Fransızların desteği ile yıkılıp, dağılacak olan Osmanlı ülkelerinden toprak ele geçirerek, Doğu Anadoludan Revana kadar uzanan topraklar üzerinde, bir Ermenistan devleti kurmaktır (O.A.Y.T, C.III:15).
Taşnak ve Hınçak gibi, Ermeni terör örgütleri, yüzyıllardır iç içe vatandaşı olarak yaşadıkları, Osmanlı Devletine karşı savaş haline girerek, Ermeni topluluklarını isyana çağırmıştır. Osmanlı Devletinin Batı cephesinde, Çanakkale ve Gelibolu savaşlarının devam ettiği, Doğu cephesinde, Rus ordularının Doğu ve Güneydoğu Anadolu topraklarına yöneldikleri, Güney cephesinde, Doğu Akdenizde ve Basra Körfezine ve Musula doğru İngilizlerin harekete geçtikleri bir dönemde, Türk ordularının arkalarında bütün ulaştırma ve ikmal sistemlerini tehdit etmeye başlamışlardır. Bunun üzerine bir çıkar yol olarak, ordularının güvenliği için Osmanlı Devleti, Doğu Anadoludaki Ermenilerin başka bölgelere, askerî alanlar dışına güvenli görülen şehirlere, yerleştirilmesine karar vermiştir.
Son yılların 1915 Ermeni Tehciri şeklinde, Dünya kamuoyunu bir kez daha Türkler ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine döndürmeye çalıştıkları propagandaların gerçek tarafı budur. Bütün dikkatler tehcir kavramı etrafında toplanır. Birçok kimse olayların gerçek yönünü araştırmaksızın, Osmanlı Devletinin hangi şartlar altında bulunduğuna bakmaksızın ve dünyada hangi devletin böyle bir durumda neler yapabileceğini hesaba katmadan, tarihin birçok hadiselerini görmezlikten gelmektedirler (O.A.Y.T, C.III:16).
Fatih Sultan Mehmetten itibaren yaklaşık olarak 400 yıl boyunca II. Mahmut devri dahil, Osmanlı Devletinde gayr-i Müslimlerin, bu arada Ermenilerin de dinî ve toplumsal işlerine kesinlikle karışılmamıştır. Osmanlı Devleti yönetiminde, Ermenilere birçok okullar, kütüphaneler, matbaalar açılmıştır. Özellikle, XIX. yüzyılda Ermeni gençler, tahsil amacıyla eğitim için Avrupa üniversitelerine serbestçe gönderilmiştir.
Ermeni toplumu, tarihinde hiçbir devletten ve hükümdardan görmedikleri ilgiyi Osmanlı Devletinden görmüştür. Ermeniler, XIX. yüzyılın ortalarına kadar devletin en güvenilir unsuru oldukları için kendilerine millet-i sâdıkada denilmiştir (Eroğlu, 1982:218). Ermeniler, millî varlıklarını ancak Türk idaresinde koruyabilmişlerdir. Ermeniler, Osmanlı toplum bünyesinde huzur içinde devletin asıl sahibi olan Türklerden daha rahat bir şekilde hayat sürmüşlerdir (Kocabaş, 2003:22).
XIX. yüzyılın son dönemlerine gelindiği zaman, Türk-Ermeni ilişkilerinde; Rusların, Fransızların, İngilizlerin vb. milletlerin tahrik ve teşvikleriyle Hınçak, Taşnak, Anelkan gibi, terör örgütleri kuran Ermeniler, emperyalist devletlerin teşvik ve tahrikleriyle, git gide millet-i sâdıka olmaktan çıkmışlardır.
1890 yılında Erzurum İsyanı, Kürt Musa Bey Hadisesi, Merzifon, Kayseri, Yozgat hadiseleri, 1894 Maraş-Zeytun İsyanı, 1894 I. Sason İsyanı, 1895 Bab-ı Âli Olayı, 1896 Osmanlı Bankası Baskını, I.Van İsyanı, 1898 II. Sason İsyanı, 1904de Sultan II. Abdülhamide suikast, 1909 yılında Adanada ortaya çıkan Ermeni isyanı vb. olaylar birbirini izlemiştir. Nisan 1915 II. Van isyanı, Halep, Erzurum, Bitlis, Sivas, Diyarbakır illerinde kanlı olaylar meydana gelmiş on binlerce insan ölmüştür (Mayeweskiy, 2001:13).
Ortalama yirmi yıllık bir hazırlık döneminden sonra başlayan bu Ermeni olayları, Ermeni komitecilerin dış güçlerle yaptığı işbirliği sonucu, yıkıcı ve bölücü faaliyetlere dönüşmüş, yabancı devletler açık ve örtülü bir biçimde Ermenileri desteklemiş ve tahrik etmişlerdir (Osmanlı Arşivleri, 1995:24). Anadolu, I. Dünya savaşı boyunca, Ermeni terör örgütlerinin yoğun baskın ve saldırıları ile masum on binlerce Türk evladını kurban vermiştir.
Bu gelişmeler karşısında, Osmanlı Devleti bazı tedbirler almak zorunda kalmıştır:

1. Ermeni ve diğer gayr-i Müslim memurlarına memuriyetten el çektirilmesi,
2. Şehirlerde Ermeni terör örgütlerine silah taşıyanların tutuklanması ve bu faaliyetlerin yasaklanması,
3. İttihat ve Terakki Hükümetinin Ermeni komiteci ve ihtilal örgütlerini uyarması,
4. Ermeni vatandaşların güvenli görülen bölgelere yerleştirilmesi kararı ve uygulanması.
Osmanlı Devleti, I. Dünya savaşındaki ilk yenilgisinin ardından, istilâcı ordulara silahlı Ermeni desteği karşısında, Alman Genelkurmayının da ısrarlı önerisiyle, Sevk ve İskan Kanununu çıkarmıştır (Ortaylı, 2001:43-44).

Ermeniler için Çıkarılan Sevk ve İskan Kanunu:

Ermeni çeteleri, 15 Nisan 1915te Van, Çatak ve Bitliste isyan başlatmışlardı. Van ve çevresinde memur ve jandarmaları öldürmüşler, karakollara ve Türklere ait evlere saldırmışlar, resmi binaları yakıp yıkmışlar. Ruslarla işbirliği yapan Ermeni kuvvetleri, 16/17 Mayıs 1915 gecesi Vanın Ruslara teslimini sağlamışlar. İstanbuldaki Almanya büyükelçisi Wangenheim, Alman dışişleri bakanlığına: Van vilayetindeki Ermeniler ayaklanmışlar, Müslüman köylere ve kaleye saldırıya geçmişlerdir. Kaledeki Türk garnizonu üç yüz kayıp vermiş, günlerce devam eden sokak muharebeleri sonunda şehir âsilerin eline geçmiştir. 17 Mayıs 1915te Van Ruslar tarafından işgal edilmiş, Ermeniler düşman tarafına geçmiş ve Müslümanları katletmeye başlamıştır. 80.000 Müslüman Bitlis istikâmetinde kaçmaktadır diyerek, durumu telgrafla bildirmiştir (Özdemir ve arkadaşları, 2004:60).
24 Nisan 1915te vilayetlere ve mutasarrıflıklara gönderilen bir tamimle Ermeni komitelerinin elebaşlarının tutuklanması istenerek, söz konusu emirler gereğince, çeşitli Ermeni örgütlerine mensup 2345 Ermeni militanı tutuklanmıştır. Tutuklanan Ermenilerin Müttefik ordularına hizmet eden Ermeni gönüllüler veya Müslüman katliâmı sorumluları oldukları İstanbuldaki İngiliz Yüksek Komiseri amiral Calthorpee gönderilen şifre telgraflarda da kaydedilmektedir (Özdemir ve arkadaşları, 2004:62).
Bütün kaynaklarda yer alan bilgiler, Ermenilerin Osmanlı Devletine karşı bir savaşa girdiklerini ortaya koymaktadır. Doğu cephesinde Ermeni komitacıların ihanetine uğrayan Osmanlı varlığına karşı yöneltilen faaliyetlerin engellenmesi amacı ile Ermeni cemiyetlerini kapatma, örgüt liderlerini tutuklama kararları alınmıştır. Doğu Anadoluda savaş hattı içerisinde kalan Ermenileri, Güneydeki savaş dışı kalan bölgelere sevk etmek için Talat Paşa, 9 Mayıs 1915 tarihinde Erzurum, Bitlis ve Van valilerine gönderdiği talimatta, ordu komutanlarıyla işbirliği içerisinde hareket etmelerini emretmiştir. Meclis-i Vükelâ 30 Mayıs 1915te Dahiliye Nezaretinin kararını ve başlatmış olduğu uygulamayı onaylamıştır. Sevk ve İskan Kanunu çıkarılarak, tehcire tabi tutulan Ermenilerin mallarının tespiti, nakliyatın emniyet içerisinde yapılması, Ermenilere gittikleri yerlerde ev ve iş imkanının sağlanması, hususlarında bir talimatnâme yazılması kararlaştırılmıştır (Özdemir ve arkadaşları, 2004:63-64).
30 Mayıs 1915 tarihinde İçişleri Bakanlığı Aşiretleri ve Göçmenleri Yerleştirme Müdürlüğü tarafından, savaş şartları ve olağanüstü siyasi zaruretler dolayısıyla nakilleri yapılan aşiretler ve Ermenilerin iskan, iaşe ve diğer hususlarını düzenlemek amacıyla çıkarılan talimatnâme, tehcir işinin lâlettayin, gayr-i insanî ve sadece mahalli idarecilerin tasarruf ve hislerine terkedilmiş bir uygulama değildir (Süslü, 1990: 113).
1915 Ermeni sevkıyatı; fiilen ortaya çıkan isyana ve düşman ordusuyla işbirliğine karşı alınan ve o günün şartları içerisinde kaçınılmaz bir tedbirdir (Ortaylı, 2001:45). Tehcir diye bilinen kavram ise, sürgün, zor kullanma, soykırım yapmak değildir. Bir yerden başka bir yere göç ettirmek, nakletmek demektir. Yabancı dilde, immigration, emigration olarak ifade edilir. Ermeni tarihçi Leon ve Amerikalı tarihçi J. Mc Cartye göre; Osmanlı Hükümeti, Rus silahlarına güvenerek karışıklık çıkartan Ermeni komiteleri karşısında kendi varlığını korumak hakkını kullanmıştır (Yıldırım, 1990:8-9).
Yine tehcir kavramını jenocide-soykırım kavramıyla izah etmek aynı hataya düşmek demektir. Esasen, jenocide, soykırım, emigration gibi kavramlar Türkçede yoktur. Dilimizde ve kültürümüzde olmayan kavramlar tarihimizde ve hayatımızda da yoktur. Tehcir denen sevk ve iskan sırasında meydana gelen Ermeni vatandaşların kayıplarının; daha çok eşkıya ve çetelerin saldırıları, hastalık, yol meşakkati vs. sebeplerden olduğu görülür. Ayrıca, bu esnada meydana gelen olumsuzlukların sorumlularını Osmanlı Hükümeti şiddetle cezalandırmıştır (Aydoğan, 2005:355;Kaya, 2003:C.I:258). İttihat ve Terakki Hükümeti tarafından, sevk ve iskan işleri son derece hassasiyet ve itinâ içerisinde yürütülmeye çalışılmıştır.
9 Aralık 1948 tarihli Birleşmiş Milletler Soykırım Sözleşmesine göre soykırım;Bir milleti, etnik, ırkî veya dinî gurubu, gurup niteliğiyle kısmen veya tümüyle, yok etmek kastı ile aşağıdaki fiillerin işlenmesidir:

a) Gurubun mensuplarını katletmek,
b) Gurubun mensuplarına ciddî bedensel ve psikolojik zarar vermek,
c) Gurubun maddî varlığının kısmen veya tamamen yok olmasına yol açacak hayat şartlarına kasten tâbi tutmak,
d) Gurup içinde doğumları önlemek amacıyla önlemler dayatmak,
e) Gurubun çocuklarını bir başka guruba zorla nakletmek

(Aydoğan, 2005:355;Kaya, 2003:C.I:257;Bilim ve Aklın, 2003:166).
Ermenilerin I. Dünya savaşı sürecinde, sevk ve iskana tâbi tutulmalarının iç ve dış dünyada siyasi etkisi büyük olmuştur. Ancak, Osmanlı Hükümeti böyle bir kararı bir anda almamıştır. Savaşın bütün şiddetiyle sürdüğü bir dönemde, ülkenin içinde bulunduğu sosyo-ekonomik, askeri ve politik sıkıntılar karşısında, cephe gerisinde Ermeni terör örgütlerinin aldatmaları, isyanları, casuslukları, eşkıyalıkları, sabotajlarının dayanılmaz boyutlara ulaşması üzerine alınmış bir karardır. Alınan bu kararın sebepleri tarihi gerekçeler arasında önemli yer tutmaktadır (Aydoğan, 2005:356).
1915 yılına gelindiğinde, planlı ve örgütlü bir şekilde Ermeni komitacıların sebep olduğu olaylar, kaybedilecek zaman kalmadığını göstermiştir. Bu maksatla, Van, Bitlis ve Erzurum vilayetlerindeki Ermenilerin savaş sahasının dışına çıkarılması istenmiştir. Dahiliye Nezâreti 9 Mayıs 1915 (26 Nisan 1331) tarihinde Erzurum, Van ve Bitlis valiliklerine şifre emirler göndererek, bu bölgelerde yaşayan Ermenilerin güneye doğru sevkıyatlarının başlatılması istenmiştir. Ayrıca, Başkomutanlık vekaletine ve ilgili ordu komutanlıklarına gereken şifre emirler verilmiştir. Sevk edilen Ermenilerin; Halep, Suruç, Rakka, Resulayın, Harran, Deyr-i zor, Müslime gibi yerlere iskanı emredilmiştir. Bu şehirler, bazılarının iddia ettiği gibi çöl vs. değil, o zamanlar Osmanlı topraklarının en sakin, savaşsız ve hoşgörülü Türkmenlerle meskun yerleridir. Osmanlı Devleti, Ermenilerin güvenliğini daima göz önüne almıştır.
Ermeni kafileleri, iskan sahalarına dağıtılmak üzere yol kavşakları üzerinde bulunan; Diyarbakır, Konya, Birecik, Cizre ve Halep gibi belirli merkezlere toplanmıştır. Ayrıca, belgelere göre sevkıyat güzergâhı seçiminde kafilelerin muhtemel zorluk ve güçlüklerle karşılaşmamaları için emniyet ve can güvenlikleri dikkate alınmıştır. Misal, Batı Anadoludan gönderilen kafileler, Kütahya, Afyon, Konya, Karaman, Tarsus üzerinden Kadirli, Maraş, Pazarcık yoluyla Zora sevk edilmişlerdir. Sivas, Elazığ ve Erzurum havalisinden gönderilen Ermeni kafileleri ise, Diyarbakır, Cizre yolundan Musula sevk edilmişlerdir. Urfadan Resulayn ve Nusaybin yoluyla gidenler, Arap kabileleriyle diğer aşiretlerin saldırılarından korunmak için Siverek yolundan gönderilmişlerdir. Bütün bu nakil yollarının seçiminde, demir yolları ve nehir nakliye araçlarının bulunduğu yerler tercih edilmiştir.
Buna rağmen Rusya, Fransa ve İngiltere hükümetleri, 24 Mayıs 1915de Osmanlı Hükümetine bir nota vererek, sevk ve iskanın insanlık ve uygarlığa karşı işlenmiş bir suç olduğunu, bu yeni cinayetlerden dolayı Osmanlı Hükümetinin sorumlu olacağını vurgulamışlardır. Buna karşılık olarak Osmanlı Hükümeti, ülkelerinde yaşananların asıl sorumlularının kendileri olduklarını bu devletlere söyleyerek, bundan dolayı Osmanlı Devletinin hiçbir devlete hesap vermek zorunda olmadığını, İngiliz ve Fransız deniz kuvvetlerinin Çanakkalede hastaneleri topa tutarken, Rusyanın Kars yöresinde Müslüman ahaliyi Ermenilere kırdırırken, İngiltere, Fransa ve Rusyanın insanlıktan bahsetmeye hakları olmadığını vurgulamış ve notaları reddedilmiştir (Aydoğan, 2005:358;Karabıyık, 1984:120).
Bu kanun incelendiği zaman, yalnız Ermenilerle ilgili olmadığı, hatta Ermeni isminin dahi zikredilmediği, yalnız isyan edenleri kapsadığı hemen göze çarpmaktadır. Ayrıca, ülkede yaşayan Katolik ve Protestan Ermeniler sevkıyattan hariç tutulmuştur. Daha çok kargaşa bölgesinde olan Gregoryan Ermenileri sevk ve iskana tâbi tutulmuşlardır. Hatta göçten kurtulmak için birçok Gregoryan Ermeni Ortodoks mezhebine girmeye çalışmıştır. Üç mezhebe mensup Ermenilerin sadece bir mezhebe mensup olanlarının tehcir edilmesi, Osmanlılarda Ermenilerin tümüne dönük bir ırkçı nefretin bulunmadığını da açıkça göstermektedir (Aktan, 2001:23).
Osmanlı Hükümeti, almış olduğu bu kararı düzenli bir şekilde uygulayabilmek için yol güzergâhlarının emniyet ve güvenliğini sağlamak amacıyla devamlı tâlimatlar ve şifreli uyarılarda bulunmuştur. Sevkıyat esnasında yaşanan olumsuzlukları yerinde tespit ve cezalandırmak için Soruşturma Komisyonları kurulmuştur. 10 Haziran 1915de yayınlanan bir talimatname ile göçe tâbi tutulan Ermenilerin geride bıraktıkları mallarını defterlere kaydederek, biri kiliseye biri mahalli idareye verilmesi için Emvâl-ı Metrûke Komisyonu kurulması sağlanmıştır. Karar; çocukları, dul kadınları, hastaları ve yaşlıları kapsamıyordu. Sadece silahlı ve savaşabilecek Ermenileri kapsamaktaydı (Halaçoğlu, 2001:52-53;Aydoğan, 2005:360-1).
Dönemin Osmanlı Hükümetinin Ermeni vatandaşları yok etme kastının bulunmadığının açık bir kanıtı da, sevk sırasında Ermenilere saldıran çetelerle, Ermenilerin durumundan yararlananların Divân-ı Harbe sevk edilerek cezalandırılmalarıdır. 1918 yılına, yani Mondros Mütarekesine kadar bu çerçevede bazı illerden 1397 kişi çeşitli cezalara çarptırılmış ve yarısından çoğu idam edilmiştir (Aktan, 2001:20; Turan, 2003:153).
Ermenilerin iskan sırasında sarf ettikleri mallar, masraflar, harcanan iaşe ve ibate ler, bunların giderleri için tutulan kayıtlar ve defterler, hepsi ortadadır. Eğer bir katliâm, toplu öldürme vs. amacı güdülseydi, bu kadar iskan süresi boyunca ve savaş sonrası geri yerlerine dönmeleri sürecinde yapılan harcamalar ve kayıtlar olmaması gerekirdi. Ermenilerin, savaşın sonunda yerlerine salimen döndüklerini görmekteyiz.
Birinci Dünya savaşının sonra ermesiyle, Osmanlı Hükümeti tehcire tabi tutulan Ermenilerden isteyenlerin tekrar eski yerlerine dönmeleri için bir kararnâme çıkarmıştır. 31 Aralık 1918 tarikli dönüş kararnâmesi, 4 Ocak 1919 tarihinde alınan tedbirler ile uygulamaya konulmuştur. Buna göre; 1- Sadece geri dönmek isteyenler sevk edilecek, 2- Yerlerine iade edileceklerin yollarda perişan olmamaları için mesken ve iaşe sıkıntıları için önlemler alınacak, 3- Yerlerine geri dönenlere ev ve arazileri teslim edilecek, 4- Yetim çocuklar istenildiği takdirde hüviyetleri tespit edilerek velilerine veya cemaatlerine iade olunacak, 5- Açıkta hiç kimse bırakılmayacak, 6- İhtida etmiş olanlar, eski dinlerine dönebilecekler, 7- Kilise ve mektep binaları cemaatler geri verilecek, 8- Yerlerine daha önce muhacir yerleştirilmiş olanların evleri tahliye edilecektir, gibimaddeler bize bu hadiselerin asla soykırım olmadığını açıkça göstermektedir.

I. Dünya Savaşı Sonrası Gelişmeler:

I. Dünya savaşından önce Osmanlı topraklarında, Osmanlı istatistiklerine göre, 1.295.000 Ermeni yaşamaktaydı. İngiliz Yıllığına göre, 1.056.000, Fransız Sarı Kitabına göre, 1.555.000 kişi, Encyclopedia Britannicaya göre, 1.500.000, H.F.B. Linche göre, 1.345.000, Revue de Parise göre, 1.300.000 Ermeni (Metel, 2001:26) yaşamaktaydı. Bu verilerden hareketle ortalama Ermeni nüfusu Osmanlı ülkesinde; 1.300.000 olarak karşımıza çıkmaktadır.
Soykırıma tâbi tutulduğu iddia edilen Ermeni nüfus meselesine de bakmak lazımdır. Osmanlı devletinde I. Dünya savaşından sonra sayımı yabancıların yaptığı ve 17 Mart 1919da İstiklâl gazetesinde yayımlanan nüfus verileri şöyledir:
Türk nüfus: 11.349.293, Rum nüfus: 1.367.600, Ermeni nüfus: 1.258.325dir. Bu nüfusun % 81i Türk-Müslüman, % 10u Rum Hıristiyan, % 9u ise, Ermeni-Hıristiyandır.
I. Dünya savaşında, Ermeni soykırımı yahut jenosid-katliam, etnik arındırma eğer yapılmışsa, Osmanlı ülkesinde savaştan sonra yabancıların yaptığı nüfus sayımı sonuçları ortadadır. Ayrıca, Osmanlı arşivindeki gizli şifrelere göre asla katliam emri yoktur. Ne askeri nede sivil yöneticilerin defter, şifre, tutanak ve hatıratlarında böyle bir işaret yada ize rastlanmamaktadır. Bu da böyle bize bir olayın yapılmadığını göstermektedir.
I. Dünya savaşının cereyan ettiği 1914-1918 yılları arasında yaklaşık olarak 250.000 Ermeni Rusyaya, 40.000 Ermenide Fransaya göç etmişlerdir. Savaştan sonra bazı vilayetlerde Ermeni nüfusun artmış olduğunu, Türk nüfusun ise azalmış olduğunu görmekteyiz. I. Dünya savaşından sonra 586.000 Ermeni tekrar Anadoluya geri dönmüştür. Bazı verilere göre ise 600.000 civarında geri dönüş olmuştur. Sevk ve iskan edilen Ermeni sayısı, Fransız arşivlerine göre 500.000 civarındadır. Amerikanın Halep konsolosluğu rakamları ise 486.000dir. Ermeni Patrikhanesinin raporuna göre ise 450.000 kişidir.
Bu hususta, I. Dünya savaşından önce Osmanlı Devletinin Dışişleri bakanı olarak görev yapmış, savaşla birlikte birçok Ermeni milletvekili gibi, ihanet etmiş ve devlete silah çeken Ermenileri yönetmiş olan Noradunkyan Gabriel efendi, Lozan Konferansı tâli komisyonunda sunduğu raporda 700.000 Türkiye Ermenisinden 345.000inin Kafkasyanın çeşitli yerlerine, 140.000inin Suriyeye, 120.000inin Yunanistan ve Adalar Denizindeki adalara, 40.000inin Bulgaristana, 50.000inin İrana geri kalanlarında başka yerlere dağıldıklarını ifade etmiştir (Süslü, 1990:141).
I. Dünya savaşı sırasında propaganda işlerinden sorumlu İngiliz Arnold Toynbeenin yazdığı Mavi Kitapta, ölen Ermenilerin 600.000 olduğu bildirilmektedir. Bu rakam daha sonra, Encyclopaedia Britannicaya aynen geçmiştir. Toynbee, 5 Nisan 1916ya kadar tehcirle, Zûr, Şam ve Halepe ulaşan Ermenilerin sayısını 500.000 olarak zikretmektedir. Tehcire tabi olmayan 180.000 ve Kafkaslara giden 400.000e yakın Ermeni ile birlikte toplam Ermeni nüfusu, 1.300.000 olarak kabul görmektedir. Bu durumda ise ölenlerin 600.000 değil 200.000 civarında olduğu ortaya çıkmaktadır (Aktan, 2001:22).
Ermenilerden sevk ve iskan olayında saldırılar sonucu 8500 kişi, hastalık vs. sebeplerden dolayı 52.000 kişi hayatını kaybetmiştir.Yusuf Halaçoğluna göre göç ve sevkıyat sırasındaki toplam Ermeni kaybı 60.000-62.000 civarındadır. Ermeni terör çeteleri ise bu süreçte Doğu Anadoluda yaklaşık 520.000 sivil Türkü katletmişlerdir.
Bizzat, sevk ve iskan kanunu başta olmak üzere, I. Dünya savaşı sürecine ait Ermeni olayları ile ilgili hiçbir belge, tamim, talimatnâme, karar, gizli şifre vesikaları vs. bize iddia edilen Ermeni katliamına yahut soykırım-jenosid yapıldığına dair bir işaret yada bilgi vermemektedir. Bu iddialar,Türk milletine bir iftiraya ve açıkça düşmanlığa dönüştürülmek istenmektedir.
Amerikalı tarihçi Justin Mc Carty: O dönemde bir savaş vardı ve soykırım söz konusu değildi. Bu savaş içerisinde Osmanlı hükümetine başkaldıran insanlar vardı. Hükümet bunlara reaksiyon gösterdi. Ermeniler öldüler, zaman zaman Türkler tarafından öldürüldüler. Ama çok daha fazla Türk insanı öldü. Bu bir savaştır, soykırım değildir (Carty, 22.03.2005) demektedir.
I. Dünya savaşının sona ermesinden sonra Osmanlı Hükümeti, tehcire tâbi tutulan Ermenilerden isteyenlerin tekrar eski yerlerine dönmeleri için bir kararnâme çıkarmıştır. 4 Ocak 1919 Dahiliye Nazırı Mustafa Paşanın Sadarete gönderdiği yazıda, Ermenilerden dönmek isteyenlerin eski yerlerine nakledilmeleri konusunda ilgili yerlere tâlimat verildiği ve gereken tedbirlerin alındığı belirtilmektedir (Halaçoğlu, 2001:204). Bu kararnâme on beş maddeden oluşmaktadır.
Nitekim, bu kararnâme üzerine, yüz binlerce Ermeni tekrar eski yerlerine dönmüştür. Keza, İngiltere Karadeniz Ordusu İstihbarat Biriminin Savaş kabinesine sunduğu bir raporda, çeşitli Anadolu şehirlerinin 1914 nüfusuyla 1918 yılı nüfusu karşılaştırmalı olarak verilmiştir. Bu belgede; Edirne ve İstanbul dahil Anadoludaki 1914 Ermeni nüfusu 773.430, 1918deki nüfusu da 658.900 şeklinde açıklanmıştır. Verilen istatistikî rakamlardan Anadolunun birçok şehrinde1914 yılına göre 1918 yılında Ermenilerin arttığı görülmektedir. Meselâ Ankarada 1914te Ermeni nüfusu 54.000 iken, 1918de 80.000, Trabzonda 1914te 40.200 iken. 1918de 58.000, Sivasta 1914te 151.700 iken, 1918de 162.000, Adanada 1914te 57.700 iken, 1918de 72.000 olarak verilmiştir (Halaçoğlu, 2001:106).
Bir diğer hususta, olayın propagandasından kaynaklanan yanlış ve yanlı bilgilerdir. Dünyanın en büyük kütüphanelerinden biri olan Washingtondaki Congress Librery de Ermeni meselesi ile ilgili, Ermenice 300 kadar kitap varken, aynı kütüphanede sadece 16 tane Türkçe kitap bulunmaktadır. Californiadaki Stanford Üniversitesinde Hoover Institute Kütüphanesinde ise, bu konuda iki Türkçe, yüzlerce Ermeni görüşünü destekleyen kitap bulunmaktadır (Metel, 2001:27-28).
Yusuf Halaçoğluna göre; bugün Ermeni soykırımı iddiasıyla Türkiyeyi suçlayan devletlerin tarihçi bilim adamları Osmanlı arşivinde yıllardır araştırma yapmaktadırlar. Ama üç binden fazla yabancı araştırıcının büyük önem verdiği ve güvendiği arşivin, ne gariptir ki, Ermenilerle ilgili olan belgeleri, Batı dünyasında inandırıcı bulunmamaktadır. Tarih araştırmacıları tarafından yayınlanan konu ile ilgili kitaplarda siyasi bir yaklaşımla değersiz sayılmaktadır. Ayrıca, 1921 yılından 2001 yılı başına kadar üç binden fazla yabancı ilim adamının araştırma yaptığı Osmanlı arşivinin kapalı olduğu iddia edilmektedir.
ABDden 610, Fransadan 150, İngiltereden 75, Almanyadan 170 ilim adamı gelmiş; ama hiçbiri Ermeni konusunda araştırma yapmamıştır. Siyasi amaçlarla hareket edilerek Ermeni sorununu araştırmak istemedikleri dikkati çekmektedir.
1998-2001 yılları arasında son üç yılda Osmanlı Arşivinde 52 ülke araştırmacıları 549 araştırma yapmışlardır. Bunlardan hiç biri Ermeniler ve tehcir olayı ile ilgili izin talebinde bulunmamışlardır.
Belge ve bilgilerin ışığı altında görüleceği üzere, Ermenilerin sımsıkı sarıldıkları soykırım iddiası bir yalandan başka hiçbir şey değildir. Soykırım hiçbir zaman olmamıştır. Türk milletinin haklı insanların vakarı içinde susması adetâ, suçlu insanların sessiz kalışı gibi görülmek istenmektedir.

Sonuç:

I. Dünya savaşından dolayı Kafkas cephesinde bulunan Osmanlı ordularına ihanet eden ve Ruslarla birlikte hareket ederek Van, Kars ve Erzurum gibi Osmanlı vilayetlerinin Rusların eline geçmesine yardımcı olan Ermenilere karşı, Osmanlı devletinin tehcir uygulaması, her devletin tabii olarak kendisini müdafaa hakkı gibi görülmelidir (Halaçoğlu, 2001:111).
Bilimsel olarak hiçbir gerçeğe dayanmayan Ermeni iddiaları, günün şartlarına göre Türkiye Cumhuriyetine dost yada düşman devletler tarafından iç ve dış politika malzemesi olarak gündeme getirilmektedir. Ermenilerin de, Türkiye aleyhine yoğun bir karalama kampanyasına giriştikleri görülmektedir. İngilterede yayınlanan siyaset dergisi The Spectator, Batıdaki Ermeni soykırımı tartışmalarının asıl amacı Türkiyeyi Avrupadan uzak tutmaktır, diye ifade etmektedir.
Ermeni propaganda ve yaygarasıyla şartlandırılmış kitleleri ve devletleri gerçeklerle yüz yüze getirmek, I. Dünya savaşı öncesi ve sonrasında Türkler tarafından asla soykırım yapılmadığını, aksine Ermeniler tarafından yüz binlerce sivil Türkün öldürüldüğünü anlatmak ve bunu belgeler ışığında ortaya koymak, Türk aydını için millî ve tarihî bir sorumluluktur. Asılsız Ermeni soykırım iddialarını; Dünya kamuoyuna ve parlamentolarına anlatmak uzman kadrolara ve üniversitelerimize düşmektedir (Binark, 2005:96-97).
Geçmiş olaylara mutlaka bir sorumlu aranacaksa, bu sorumlular önce Ermenileri kendi emperyalist emellerine vasıta kılarak kandıranlardır. Daha sonrada bunlara kanarak Anadoluyu kana bulayan, Türk insanına her türlü vahşet ve mezâlimi yapan Ermeni komiteleri ve çeteleridir.
24 Nisanı Ermeni Soykırım Günü olarak kabul edenler, Ermenilerin asılsız iddialarını destekleyenlerdir. I. Dünya savaşı öncesinde ve sonrasında Anadolunun çeşitli bölgelerinde ve Kafkaslarda Ermeni komitelerinin ve çetelerinin masum ve savunmasız insanlara yaptığı vahşet ve mezâlimi, soykırımı, Türk halkına verdiği acıları ve her gün bir yenisi ortaya çıkarılan, Ermenilerce öldürülmüş Türklerin gömülü bulunduğu toplu Türk mezarlarını nasıl görmezlikten gelebilirler (Binark, 2005:96-99).
Ermeni terör örgütleri ve silahlı çeteleri tarafından 1915-1920 yılları arasında Anadoluda katledilen toplam 520.000 Türk insanını unutmamalıdır. Ayrıca, bu süre içerisinde 600.000-700.000 civarında masum Türk insanının, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerimizden Ermeni çetelerinin katliamları sebebiyle, Anadolu içlerine göç etmek zorunda kalarak, bir çoğunun korumasız bir şekilde hastalıklar sebebiyle ölmüş olduğunu yada perişanlık içerisinde yaşamak zorunda kaldıklarını bilmeliyiz.
Ayrıca, Ermeni hadiselerinin dört boyutu söz konusudur. Bunlar; tarihî-ilmî, hukukî, siyasî ve silahlı-askerî boyutlardır. Ermeniler, 1878lerde başlayıp 1922lere kadar devam eden örgütlenme, silahlı eylem, cinayet, saldırı, karşılıklı savaş dahil bütün girişimleri kaybetmiştir. Ermeniler, tarihen, hukuken, siyaseten ve silahlı mücadele sonucu Türkler karşısında mağlup olmuşlardır. Ancak Ermeniler, Türklere karşı mücadeleden vazgeçmemişlerdir (Kodaman, 2006:17).
Emperyalist kuvvetler, Ermeniler ile birlikte Kürtleride kendi safhalarına çekmek için büyük bir çaba sarf etmişlerdir. Osmanlı devletine karşı organize ve planlı eylemler yaptırmışlardır. I. Dünya savaşı sırasında İttihat ve Terakki Partisi -iktidarı ve hükümeti- Kürtlere büyük önem vermişlerdir. Çünkü, İngiltere ve Rusyanın Kürtlere yönelik plan ve programları vardı. Kaderlerini Türkler ile birleştirmiş olan Müslüman unsurun sağduyulu ve muhafazakar tutumu Osmanlı devletinin yanında yer alması emperyalistlerin oyununu boşa çıkarmıştır. İttihat ve Terakkinin Kürt politikası başarılı olmuştur, diyebiliriz.
I. Dünya savaşından sonra Vilâyet-i Şarkiyenin bütünlüğü korunmuştur. Millî Mücadelenin başarıya ulaşmasına ve Türkiye Cumhuriyetin kurulmasına Doğuda izlenen siyasetin başarısının büyük bir katkı sağladığı muhakkaktır. Aradan geçen 90 yıla rağmen Ermeniler, uğramış oldukları başarısızlıklarını başarıya çevirmek ve Türklerden intikam almak için Hıristiyan dünyasına propaganda yapmaktadırlar. Üstelik bunu yaparken günümüzün siyaset anlayışı ve kavramlarıyla hareket etmektedirler. Buna tarihe aykırılık (Anakronizm) denir. Anakronizm ise, tarihi körlük yaratır (Kodaman, 2006:aynı yer). Bu anlayış ise, yanlış değerler esas alındığı için olumlu sonuçlar doğurmaz.
Ermenilerin tarihi gerçeklerden uzak olan bu yalan propagandadan, siyasetten vazgeçmesi ve Türkiye ile iyi münasebetler içerisinde dostça siyaset takip etmesi kendileri için daha yararlı olacaktır. Gelinen noktada, Türkiye Cumhuriyeti devletine dayatılan ve bir gaile olarak uluslar arası arenada dile getirilen ve üzerinden 90 yıl geçmiş olan bu hadiseler, Türk Milletinin geleceğini meşgul etmeye devem edecektir.

KAYNAKÇA:

AKTAN, Gündüz, (Kış 2001), Devletler Hukukuna Göre Ermeni Meselesi, Türkiye Günlüğü, S. 64, Ankara.
Arşiv Belgelerine Göre Kafkaslarda ve Anadoluda Ermeni Mezalimi, (1995), Osmanlı Arşivleri, Ankara.
AYDOĞAN, Erdal, (2005), İttihat ve Terakkinin Doğu Politikası, Ötüken Neşriyat, İstanbul.
Bilim ve Aklın Aydınlığında Eğitim, (Nisan 2003), M.E.B. (Özel Sayı), Yıl 4, S. 38, Ankara.
BİNARK, İsmet, (2005), Asılsız Ermeni İddiaları ve Ermenilerin Türklere Yaptıkları Mezâlim, ATO Yayınları, (3. Baskı), Ankara.
Ermeni Komitelerinin Emâl ve Hareketi İhtilâliyyesi, (1916), Amire Matbaası, İstanbul.
Ermeni Meselesi, (1989), Osmanlı Arşivi Yıldız Tasnifi, C. III, İstanbul.
EROĞLU, Hamza, (1982), Türk İnkılap Tarihi, M.E.B. Yayınları, İstanbul.
GÖYÜNÇ, Nejat, (1983), Osmanlı İdaresinde Ermeniler, İstanbul.
HALAÇOĞLU, Yusuf, (2005), Ermeni Tehciri, Babıâli Kültür Yayınları, (7. baskı), İstanbul.
___________, (2001), Ermeni Tehciri ve Gerçekler (1914-1918), Ankara.
KARABIYIK, Osman, (1984), Türk-Ermeni Münasebetlerinin Dünü Bugünü, İstanbul.
KAYA, İbrahim, (2003), Uluslararası Hukukta Soykırım, Ermeni Araştırmaları I. Türkiye Kongresi Bildirileri, C. I, Ankara.
KOCABAŞ, Süleyman, (2003), Ermeni Meselesi Nedir, Ne Değildir?, Vatan Yayınları, (5. Baskı), İstanbul.
KOCAŞ, Sadi, (1967), Tarih Boyunca Ermeniler ve Türk Ermeni İlişkileri, Ankara.
KODAMAN, Bayram, (Mayıs 2006), Ermeni Hadiseleri Kimin İçin Mesele, Kimin İçin İsyan, Kimin İçin Macera ?, Türk Yurdu, S. 225, Ankara.
MAYEWESKİY, Karsolos Wladimir, (2001), Yabancı Gözüyle Ermeni Meselesi, Çeviren Mehmed Sadık, APK Daire Başkanlığı Yayınları, Ankara.
MC CARTY, Justin, (2005), Tercüman Gazetesi, 22.03.2005.
METEL, Ali Balkan, (2001), Ermeni Mezalimi ve Gerçekler, (3. Baskı), İstanbul.
ORTAYLI, İlber, (Mart 2001), Ermeniler Neden Göç Etmeye Zorlandı?, Popüler Tarih Dergisi, S. 10, İstanbul.
ÖZDEMİR, Hikmet, ÇİÇEK, Kemal, TURAN, Ömer, ÇALIK, Ramazan, HALAÇOĞLU, Yusuf, (2004), Ermeniler: Sürgün ve Göç, T.T.K. Yayınları, Ankara.
SÜSLÜ, Azmi, (1990), Ermeniler ve 1915 Tehcir Olayı, (1. Baskı), Ankara.
TURAN, Ömer, (2003), Dünü ve Bugünü ile 1915 Ermeni Olayları, Dünden Bugüne Ermeni Meselesi Sempozyumu, (Editör: Ramazan Tosun), Selçuk Üniversitesi, Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi, Konya.
TÜRKÖZÜ, Halil Kemal, (1983), Osmanlı ve Sovyet Belgeleriyle Ermeni Mezâlimi, (2. Baskı), Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ankara.
YILDIRIM, Hüsamettin, (1990), Rus-Türk-Ermeni Münasebetleri, Kök Yayınları, Ankara.
YILDIZ, Hakkı Dursun, (1985), 10. Yüzyılda Türk-Ermeni Münasebetleri, Tarih Boyunca Türklerin Ermeni Toplumu ile İlişkileri Sempozyumu, Ankara.

Leave a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir