Prof. Dr. Remzi KILIÇ

XVI. YÜZYILIN İKİNCİ YARISINDA OSMANLI DEVLETİ ‘ NİN KARADENİZ SİYASETİ

Kılıç, R. (2006).XVI. yüzyılın ikinci yarısında Osmanlı Devleti’nin Karadeniz siyaseti. III. Uluslar Arası Trabzon ve Çevresi Kültür ve Tarih Sempozyumu, Trabzon, (16-18 Mayıs 2006), C.I,  ss.113-143.

Prof.Dr Remzi Kılıç
Niğde Üniversitesi Eğitim Fakültesi Öğretim Üyesi

ÖZET:

XVI. yüzyıl gerek Osmanlı devletinin gerekse diğer Türk devletlerinin biri birileriyle kıyasıya rekabet ettikleri ve Türk tarihi açısından Türklerin güçlü oldukları bir dönemdir. XVI. yüzyılın ikinci yarısında, Osmanlı devletinin yönetiminde Kanuni Sultan Süleyman, II. Selim ve III. Murad, padişah olarak hüküm sürmüşlerdir. 1563 tarihinde Kanuninin Rusya ve Safevilere karşı Karadeniz ile Hazar Denizini bir birine bağlama ve Osmanlı devletinin Karadeniz ve Kafkasya bölgelerinde kalıcı hakimiyet kurma mücadelesine yöneldiğini görüyoruz. Ancak, Don-Volga Kanal Projesiveya Astarhan Seferiolarak bilinen tarihi olay, II. Selim zamanında 1569da Sokullu Mehmed Paşa tarafından uygulamaya konulmuştur.

Osmanlı devleti, Karadenizin kuzeyinden Türkistana kadar uzanan ve XVI. yüzyılda Altınordu devletinin toprakları üzerinde kurulan; Kazan, Kırım, Astarhan Sibir, Nogay ve Kasım hanlıkları gibi hanedanların, Rus çarlığına karşı mücadelelerinde, Kafkasların güvenliğinin sağlanması hususunda, Türkistanlı tüccarların ve hacıların rahatça ulaşımlarında ve Karadenizde Osmanlı gemilerinin serbestçe gidip gelmelerini sağlamak gibi konularda, bir Karadeniz siyaseti geliştirmiştir.

Fatih Sultan Mehmedin 1461de Trabzonu fethiyle başlayıp, Yavuz Sultan Selimin Trabzon valiliği ve Çaldıran seferiyle gelişen, Osmanlı devletinin Karadeniz siyaseti, Kanuni Süleyman ile devam etmiş ve II. Selim devrinde (1566-1574) somut projeler ve seferler ile ortaya konulmuştur. III. Muradın (1574-1595) Türkistandaki Özbek II. Abdullah Han (1563-1599) ile sağladığı, hem Rusya çarlığına karşı, hemde İranda Safevilere karşı, dostluk ve dayanışma örneği, Karadeniz siyaseti bakımından üzerinde durulması gereken çok önemli hususlardır.

Karadeniz ve Kafkaslar bölgesi her zaman stratejik öneme sahip bir sahadır. XVI. yüzyılın ikinci yarsında bölgeye Rusya çarlığı ve Safevi devleti hakim olmak istemişlerdir. Osmanlı devleti, Karadenizin kuzeyindeki Türk hanlıkları ve Türkistandaki Özbek Hanlığı ile kardeşlik ve dostluk siyaseti takip ederek, daima işbirliği içerisinde hareket etmişlerdir. Osmanlı devleti, Karadenize dökülen Ten (Don) nehri ile Hazar Denizine dökülen İdil (Volga) nehirlerini bir kanal ile birleştirerek, Rusların Kafkaslar ve Karadenize inmelerini engellemek ve bu bölgede Türk hakimiyetini devamlı kılmayı amaçlamıştır. Böylece, hem Karadeniz bölgesi, hem de Kafkaslar bölgesi ve öte yandan Türkistanın güvenliği ve Türk hanlıkları ile işbirliği içerisinde, Türk hakimiyeti temelli gerçekleşmiş olacaktı. Osmanlı tarihinin Türkçe arşiv belgeleri, kaynaklar ve inceleme eserlerine dayanarak bu araştırma hazırlanmıştır.

* Niğde Üniversitesi Eğitim Fakültesi Yeniçağ ve Yakınçağ Tarihi Öğretim Üyesi.
GİRİŞ:
XVI. yüzyıl ortalarında Osmanlı devletinin başında, babası Yavuz Sultan Selim vali iken, 1494 yılında Trabzonda doğmuş olan Kanuni Sultan Süleyman (1520-1566) padişah olarak bulunuyordu. Kanuni zamanında Osmanlı devleti, Türk tarihinin altın çağlarından birini yaşamaktaydı. Osmanlı devleti, Avrupada Almanya ve İspanyaya karşı Fransayı himaye etmekteydi. Osmanlılar, Viyana kapılarına dayanarak, rakipsiz bir devlet kurmak gücünü göstermeyi başarmışlardı[1].
Yavuz Sultan Selimin Doğuya (1514) Safeviler üzerine ve Güneye (1516-1518) Memluklar üzerine, yaptığı seferler sonucu, Osmanlı devletinin ülkeleri genişlemiş ve hakimiyet sahaları daha da artmıştı. Safeviler İranda ağır bir darbe yemiş, Suriye, Hicaz ve Mısırda bulunan Memluklar devleti, artık tarihe karışmıştı. XVI. yüzyılın ikinci yarısına baktığımızda, Osmanlı toprakları Üç Kıtaüzerine yayılmaktaydı. Tuna nehrinden Fırat nehri ötelerine, Kırım ülkesinden Cezayire kadar uzanıyordu. Mekke, Medine, Kudüs, Kahire ve Şam gibi, tarihi yerler başta olmak üzere, Türkler Afrikanın büyük bir kısmını yönetimleri altına almışlardı. Barbaros kardeşler, Osmanlı devletini Batı Akdenizin en güçlü kuvveti haline getirmişlerdi[2].
Karadeniz çoktan bir Türk gölü haline gelmişti. 1471-1475 yıllarında, Fatih Sultan Mehmed (1451-1481) Karadenizin kuzeyindeki toprakları Osmanlı devleti himayesi altına almıştı. II. Bayezid (1481-1512) ve Yavuz Sultan Selim devirlerinde, Kırım Hanlığı başta olmak üzere, Karadenizin kuzeyindeki Türk hanlıkları ile son derece müspet ilişkiler sürdürülmüştür. Sancak beyliğine Kefede başlayan Kanuni Süleyman (1508-1512) şehzadeliğinden itibaren Karadeniz sahasının önemini bilmekteydi. Kanuni Süleyman, padişah olduktan sonra Osmanlı devletinin hakimiyetini hem denizlerde hem de karalarda artırmıştır. II. Selim ve III. Muradda Karadeniz bölgesi, Kafkaslar ve Karadenizin kuzeyindeki Altınordu Hanlığının yerine kurulmuş olan hanlıklar ile dayanışma ve dostluk üzerine olmuşlardı.
Eskiçağlardan itibaren Karadeniz bölgesi, Ege ve Akdeniz ile yoğun bir ekonomik bütünlük oluşturmuştu. Kırımın kıyısında bulunan denize açık az nüfuslu Kuzey Karadeniz kesimleri ve Boğdan (Moldova), önemli miktarda ürettikleri tahıl, et, balık ve diğer hayvani ürünleri, sık nüfuslu Güney kesimine aktaran bir ihracat kapısı olma özelliği taşırdı. Güneyden ise, Kefe, Kili, Akkirman gibi, kuzey limanlarına büyük miktarda ipek, pamuk ve kenevirden yapılmış kumaşlar gönderiliyordu.
Karadenizde XV. ve XVI. yüzyıllarda kuzey-güney ticareti önemli sayılabilecek boyutlara ulaşmıştı. Karadenizin Kuzey kesiminde Harzem ve Azerbaycandan Aşağı Volga ve Azak bölgesine uzanan güzergah 1520 yıllarına kadar oldukça faal bir durumdaydı. Karadenizde kuzey-güney ticareti, denizden Bursa-İstanbul- Kefe veya Akkirmanı takip ediyordu. Bu güzergahta önemli miktarda Türk-Müslüman tüccarı faaliyet gösteriyordu. Ruslar, Fatihten itibaren Kefe ve Azak gibi limanlara gelerek mallarını satabiliyorlardı. XVI. yüzyıla gelindiği zaman Ruslar, Karadenizde serbest ticaret yapabilmek için Osmanlı devletinden ahitname almışlardı. Ayrıca, Osmanlı devletinin Karadeniz sahillerinde birçok resmi gemi inşa tezgahları bulunmaktaydı. Bunlar arasında en önemlisi Candaroğullarından bu tarafa kullanılmakta olan Sinop tersanesi idi[3].
Ruslar, XVI. yüzyıla gelinceye kadar dünya tarihinde önemli bir varlık gösterememişlerdi. III. İvandan (1462-1505) itibaren Rusların gücü hissedilir hale gelmiştir. Özellikle IV. İvan dönemi (1533-1584), Rusların kuvvetlerini birleştirdiği, Türk illerinde hüküm süren; Kazan, Astarhan, Nogay, Kasım ve Kırım gibi hanlıkların zayıfladığı dönem olmuştu. Denebilir ki, XVI. yüzyılda Türk hanlıkları için güneydeki Şii-Safevi tehdidinden başka kuzeyde Rusya çarlığı ciddi bir tehlike oluşturmaya başlamıştı[4].
Bu gibi sebeplerden dolayı, Osmanlı devleti XVI. yüzyılın ikinci yarısından sonra, Ruslara kaşı Karadeniz ticareti ve siyaseti konusunda tavır almışlardır. Kefe ve Akkirman gibi bazı Osmanlı limanlarında, Ruslara ait mallar ve kürk ticareti oldukça azalmıştır. Bunun sebebi, Rus Çarı IV. İvanın 1547 yılından itibaren Karadenizin kuzeyinde bulunan Kazan, Nogay, Kasım ve Astarhan hanlıklarına karşı uyguladığı işgalci, yayılmacı ve saldırgan siyasetidir. IV. İvan zamanında, Ruslar ile Osmanlıların Karadeniz hakimiyeti ve siyaseti meselesinde karşı karşıya geldiklerini söyleyebiliriz. Bunun yanı sıra Türkistanlı hacıların durumu, Harzemli tüccarların Rusları, Osmanlı padişahlarına şikayetleri vb. diğer olayları da ilave etmek gerekir. Ruslar, İranda hüküm süren Safeviler ile birlikte hareket ederken, Osmanlılar da Türkistan Hanlıkları ile beraber siyaset ve ittifak etmişlerdir.
OSMANLI DEVLETİNİN KARADENİZ SİYASETİ:
XVI. yüzyılın ikinci yarısında, çok açık bir biçimde Rus Çarı IV. İvanın Türk hanlıklarına karşı işgalci tutumu, Kanuni Süleymanı dünyanın en kudretli ve sorumlu devletinin padişahı olarak harekete geçirmiştir. Kanuni Süleymanın bu sebepten dolayı, 1563 yılında Ruslara karşı yoğun bir savaş hazırlığı içerisine girdiğini görüyoruz. Hatta, Don-Volga Kanalı projesinin Kanuni Süleyman zamanında planlandığını, ancak ortaya çıkan Avusturya-Macaristan topraklarındaki hadiseler yüzünden, padişahın Rusya çarlığı üzerine sefer yapmaktan vazgeçmek zorunda kaldığını biliyoruz.
II. Selim, babası Kanuni Süleymanın sağlığında kardeşi şehzade Bayezid ile taht mücadelesine girişmiş, işin sonunda Osmanlı devleti tahtına yegane namzet olarak kalmayı başarmıştı. II. Selim, Kanuninin Zigetvar önlerinde vefat ettiği haberini Sokullu Mehmed Paşadan aldığı zaman Kütahyada sancak beyliğinde bulunuyordu. Kütahyadan gelerek 24 Eylül 1566da Osmanlı devleti tahtına oturmuştu[5].
II. Selim, padişah olduktan sonra Osmanlı hükümetinin idaresini Sokullu Mehmed Paşaya havale ederek, sekiz yıl süren iktidarı boyunca endişesiz ve başarılı bir dönem geçirmiştir. II. Selim, Zigetvardan babası Kanuni Süleymanın naşının getirilip, İstanbulda Süleymaniye Camiinin avlusundaki türbeye defin edilmesinden sonra, Osmanlı tahtında bir çok mesele ile yüz yüze gelmiştir.
XVI. yüzyılın ikinci yarısında, dünyanın en büyük devletlerinden biri olan Osmanlı devleti; Orta Avrupadan Basra Körfezine, Karadenizin kuzeyindeki Kırımdan İrana, Türkistana, Mısırdan Arabistan yarımadasına, Yemene, Hint Okyanusuna kadar uzanan geniş coğrafyalarda hakimiyetini ve etkinliğini sürdürmekteydi.
II. Selim, Kanuni Süleyman devrinin sonlarında, Karadenizin kuzeyinde bulunan Rusya çarlığının, Türk yurtlarından Kazan (1552) ve Astarhanı (1556) acımasız bir şekilde nasıl işgal ettiğini, Kırım Hanlığının gelecekte aynı tehlikeye maruz kalabileceğini, Rusların artık Karadeniz ve Kafkaslar sahasını baskı altına almaya çalışacaklarını biliyordu. Akıllı bir devlet adamı olan Sokullu Mehmed Paşayı bu gibi sebeplerden, vezir-i azam olarak görevlendirmişti.
Kanuni Süleyman, vefatından önce yalnız Rusların, Karadeniz ve Kafkaslar üzerinde teşkil ettiği siyasi tehlikeyi önlemek için değil, Kuzeyde ve Türkistandaki Müslümanlar nazarında Halife-i ruy-i zeminsıfatıyla haiz olduğu dini nüfuzu korumak için de harekete geçmek istiyordu. Onu İslamiyetin hamisi yapan en mühim sıfatı, Mekke ve Medinenin hadimi, Hac yollarının koruyucusu olması idi. Aynı durum II. Selim için de geçerliydi. Çünkü O, her yönüyle Osmanlı devletinin padişahıydı[6].
II. Selim devrinin başlarında, Türkistan Müslümanlarına, hac veya ticaret için Osmanlı ülkelerine geçmek, hemen hemen imkansız hale gelmişti. Bunun için Şeybanilerden (Özbekler) Harzem Hanı Hacı Mehmed (1560-1603), yeni Osmanlı padişahı II. Selime Haydar Bahadır adındaki elçisi ile bir mektup göndermişti. Mektubunda; Acem Şahının Türkistandan giden hacıları kendi memleketine girer girmez tutuklattığını ve Astarhanı alan Moskofların da, hacılara ve tüccarlara yol vermeyip güçlük çıkardığını bildiriyordu. Astarhanın Osmanlılar tarafından fethedilip, bu yolun açılmasını istiyordu. Şüphesiz O, Halife-Sultana Kazan ve Astarhan gibi, Müslüman memleketlerinin kafirMoskoflar eline düşmesinden de şikayet ediyordu[7]. Bir taraftan Rusya çarlığını öte yandan Safevi şahlığını Osmanlı devletine şikayet etmekteydi.
II. Selim, Harzem Hanı Hacı Mehmede gönderdiği cevabında; İran Şahının tutuklattığı adamların kurtarılmasına çalışacağını ve hacılarla tüccarların, emniyetle gidip gelebilmeleri için, Astarhan yolunun açılmasına niyet ettiğini bildiriyordu. Osmanlı devletine, Moskoflara karşı şikayetler, sadece Kırımdan ve Nogaylardan değil, Türkistan Müslümanlarından da geliyordu. Türkistan ve Karadenizin kuzeyindeki Türk illerindeki Müslümanların müracaatlarını yerine getirmek için Ruslara karşı harekete geçmek, Osmanlı Sultanı için bir kere daha bir zaruret olarak kendini gösteriyordu. Bu mektuplarda belirtildiğine göre, hacılar kadar tüccarların menfaati de önemli idi. İdil havzası yüzyıllardan bu tarafa Harzeme (Hive) yalnız siyasi değil, kültür ve ticaret bakımından da sıkı sıkıya bağlı idi[8]. Çünkü, İdil nehri havzasında yaşayan Bulgar hanlarına ve halkına, onuncu yüzyılda Müslümanlığı Harzemli tüccarlar benimsetmiş ve öğretmişlerdi.
II. Selim devrinde, Türkistandan Osmanlı devletine gelen mektupların çoğu, hacıların durumları, geliş ve gidişleri ile ilgilidir. Oralardan gelen elçiler İstanbula gelirler, gerekli görevlerini yaparlar, sonra Mekkeye Hacca giderler ve tekrar İstanbula dönerlerdi[9]. Türkistanlı hacıların ve elçilerin içinde, aylarca İstanbulda kalanlar da olurdu. Bu elçilerin güven içinde Hacca gidip gelmeleri Osmanlı devletinin en çok önem verdiği işlerden biri idi. Hacılar topluluğu, yolda her hangi bir saldırıya uğradığı an, hemen durum Osmanlı padişahına bildirilir ve gereken yapılırdı[10]. XVI. yüzyılda, Osmanlı devleti, adeta bütün Türklerin hamisi olarak görülmekteydi.
Rusların 1556 yılında Astarhanı işgal etmeleri, Türkistan Müslümanlarının Hazar Denizinin kuzeyinden İstanbul ve Mekkeyi ziyaretlerini imkansız hale getirmişti. Güneyde de Şii-Safeviler, Türkistan hacılarının topraklarından geçmesine izin vermiyorlardı[11]. Bu arada Rusların İdil nehri vadisine yerleşmeleri ile Türkistan istikametinde yayılmaya başlamalarından endişeye kapılan Türk-Müslüman ahali, İstanbula gönderdikleri mektuplar ve elçiler ile Osmanlı padişahından acil yardım istiyorlardı[12]. Çünkü, Türkistanda saltanat süren Türk hanlarının kuvvet ve kudretleri, Kazan ve Astarhanı işgal eden Moskoflara karşı, etkili bir darbe vuracak durumda değildi.
Bütün Türk ve İslam aleminin hamisi, bütün Türkistan ve Avrupanın en güçlü asker milleti, Osmanlı Türkleri idi. Bu yüzden de Astarhanın kurtarılmasını, Osmanlı devletinden rica ediyorlardı[13]. Osmanlı padişahı II. Selim, Müslümanların Halifesiolması hasebiyle, diğer ülkelerdeki Müslümanların, özellikle Sünnilerin başı sayılıyordu. Hac yolunun güven altında bulundurulması da, Osmanlı padişahlarının önemli görevlerinden biri sayılmaktaydı[14].
Astarhan, Hazar Denizinin kuzeyinde bir liman şehri, aynı zamanda bir ticaret merkezi idi. Rusyanın, Müslümanların ticaret yollarını ve pazarlarını ele geçirmeleri, kendilerine tabi hale getirmeleri, Müslümanları kızgınlığa ve endişeye sevk ediyordu. Bundan en çok etkilenen ise Harzem/Hive olmuştu. Çünkü, İdil/Volga havzası, öteden beri Harzemli tüccarların ticaret bakımından önemli bir pazarları idi. Bu yüzden Harzem Hanı, ister-istemez çeşitli hediyelerle, Harzemli tüccarlara imtiyaz istemek için Moskovaya Rus Çarı IV. İvana elçiler göndermişti[15].
Harzem Hanı Hacı Mehmed, Rus Çarı IV. İvandan olumlu cevap alamayınca, Haydar Bahadır adlı elçi ile II. Selime bir mektup göndererek Astarhanın nasıl Moskof eline geçtiğini, Rusların yaptığı zulüm ve baskıyı anlattıktan sonra, Türkistanlı hacıların İran üzerinden Hacca gidemediklerini, Şah Tahmasbın Türkistan hacılarını durdurup hapsettiğini, bu durumda gerek hacıların gerekse tüccarların, Rus işgali altındaki sahadan geçebilmeleri için Astarhan yolunun açılması hususunda Osmanlı padişahından yardım istemekteydi[16].
Osmanlı devleti ile XVI. yüzyılda önemli münasebetleri olan Türk hanlıklarından biri de Nogay Hanlığı (1502-1557)dır. Nogay Hanlığı, Altınordu devletinin (1223-1502) çöküşünden sonra, Volgadan İrtiş nehrine ve Hazar Denizinden Aral Gölüne kadar uzanan sahaları içine almaktaydı. Merkezi, Yayık nehrinin çıkışındaki Saraycık şehri idi. Ahalisinin esas unsurunu Kazan, Kırım, Astarhan ve Sibir hanlıklarında olduğu gibi, Kıbçak zümresine ait Türk boyları teşkil etmekteydi[17]. Bunlar da Osmanlı devletini Ruslara karşı bir sığınak olarak görüyorlardı.
XVI. yüzyıl, Nogay Hanları için tam bir dağılma dönemi olmuştu. 1557-1558deki kuraklık sebebi ile çok fakir bir duruma düşmüşlerdi. Kıbçak Çölünün o zamanki durumunu: Yoğıdı anda vuhu targa gıda, Su bulamazdı kurbağa buçga[18] beyiti açıklamaktadır. Kırım Hanlığına bağlı Küçük Nogayların reisi Yusuf Mirza ile Rusyaya bağlı Ulu Nogayların reisi İsmail Mirza arasındaki mücadeleler sonucu, Türk nüfusu bu bölgelerde iyice azalmış ve Ruslar da boş kalan yerlere kolayca yerleşmişti. Nogayların Kazan ile ticari ilişkileri vardı. At, davar, deri satıp, hububat, mamül eşya ve zinet eşyaları alıyorlardı. Rusların Kazanı işgali ile Nogaylar, oldukça sıkıntıya düşmüşlerdi[19].
Kazan ve Astarhan Hanlıklarının 1552-1557 yıllarında Rusyaya tabi olmasından sonra, Nogay Hanlığı da, IV. İvanın hakimiyetini 1555-1557 yıllarında tanımak zorunda kalmışlardı[20]. Türkiyeye iltica etmiş olan eski Astarhan Hanı Yağmurçı Han ve sonraki Astarhan Hanı Derviş Ali Han ve oğlu, Astarhan şehrinin Kırım Hanına verilmesini istemiyorlardı. Onlar Astarhanın Nogayların elinde, ancak Osmanlı idaresinde kalmasını istiyorlardı. Bu yüzden de Osmanlı Sultanını bizzat harekete geçirmek için teşvik ediyorlardı[21].
Astarhan yolunun açılması için Osmanlılardan İdil boyuna bir sefer yapmalarını isteyen, sadece İdil nehrinin Batı kısmında yaşayan Nogay mirzaları değil, Buharalı ve Hiveli tüccarlar da bunu istiyorlardı. Çünkü bunlarında Mekke ve İstanbul ile doğrudan münasebetleri kesilmişti. Bu sırada Nogay mirzalarının başında Küçük Nogay Ordasının reisi Kadı Mirza bulunuyordu. İstanbula adamlar ve mektuplar göndererek Astarhana karşı bir an evvel sefer açılmasını istiyordu. Bu konudaki müracatın diğer Nogay mirzaları tarafından da yapıldığı, hatta İdil nehrinin doğusundaki Büyük Nogaymirzalarının bu yoldaki isteklerini İstanbula daha önceden yollamış olmaları mümkündür.
Astarhan şehri, Osmanlı devleti için de çok önemli idi. Kuzey ve doğu ticaret mallarını İstanbula daha kolay getirmek düşüncesi ile Türkistan-Astarhan-Kırım yolunu kendi hesabına canlandırmayı düşünüyordu[22]. Kazan ve Astarhanın Ruslar tarafından alınmış olması, Karadenizin doğrudan dğruya tehlikeye düşmesi demekti. Moskovanın derhal Hazar, Kafkas, Karadeniz arasındaki yollara hakim yerlerde kaleler yapmaya girişmesi ve Rusların Terek ırmağı boyunda bir kale yapmakta oldukları haberinin gelmesi, Rusların Kuzey Kafkasyaya da el atacakları anlamında idi ve olayın önemini daha da artırmıştı[23].
Bütün bu nedenlerden dolayı, Osmanlı devleti için Astarhan-Kazan seferine çıkmak, Karadeniz ve Hazar Denizi arasını kontrol altına almak bir zaruret haline gelmişti. Nihayet, II. Selim bu düşüncesini 1568 yılında gönderdiği bir mektupla, Harzem Hanı Hacı Mehmede bildirerek, Hac yolunun açılması için gerekenin yapılacağını ifade ediyordu. … inşallahıl-izzel-ekrem mahall-i mezburdan yol açılub varidin ve saridin emniyyeti hal ve refahiyyet-i bal ile murur ve ubur itmeleri içün vakt-i ve zemani ile hüsn-i tedarik olmağa niyyet olunmuşdur. Bi inayetillah-i Teala hayırlar ile müyesser ve mukadder olmuş olalar. Mektupta, ayrıca İran Şahının hapsettirdiği Türkistanlı hacıların durumlarının İstanbula gelmekte olan İran elçisinden sorulacağı ve kurtulmaları için gayret gösterileceği bildiriliyordu[24].
II. Selim, yine 1568 yılında Kırım Hanına gönderdiği başka bir mektupta; Semerkanttan, Buharadan ve Harzemden Hacı Mehmed Handan aldığı mektuplar üzerine, Türkistanlı hacıların ve tüccarların yol emniyetini sağlamak için Astarhanı zaptetmeye karar verdiğini bildirip, bu hususta başarılı olmak için ne gibi tedbirler alınması gerektiğinin bildirilmesini istiyordu.
Kırım-Tatar Hanına yazılan mektupta; Kazan ve Ejderhan (Astarhan) vilayetleri eskiden Nogayların elinde idi. Şimdi niçin kafirlerin (Moskoflar) eline geçmiştir. İçinde ve etrafında kalan Tatar mirzalarından kimler vardır? Ve ne zaman ve ne sebeple bu kale elden gitmiştir? Bütün bu hususlar hakkında mufassal ve açık malumat isterim. Bu vilayetin fetholunması en mühim işlerden olduğundan buna kati olarak karar verdim[25], diyordu. Ayrıca, II. Selim tarafından, Kefe sancak beyine bir mektup gönderilerek, o havalide ki, Nogay ve Çerkez beylerine mektuplar gönderilip, Osmanlı devletine itaatkar olup olmadıklarının öğrenilmesi isteniyordu[26]. Osmanlı devleti artık Rusya çarlığı üzerine bir sefer yapmak düşüncesini taşıyordu.
OSMANLI DEVLETİNİN DON-VOLGA KANALI (1569) MESELESİ:
Rusların büyük ticaret yollarını ve pazarlarını ele geçirerek, Türkistan Müslümanlarının ticaretini kendisine tabi hale getirmesi, Hint Okyanusunda Hac ve ticaret yolları için Portekizliler ile savaşan Osmanlı devletini Karadenizin kuzeyinde kıtalar arası büyük ticaret yollarından biri olduğunu bildiğimiz, Türkistan-Astarhan-Kırım yolunu kendi hesabına canlandırmaya sevk etmişti. Osmanlı devleti, nihayet meseleyi ciddiyetle ele almaya karar vermişti. II. Selimin tahta çıkışı ile baş gösteren kargaşalıklar yatışmış, vezir-i azam Sokullu Mehmed Paşa, işleri her zamankinden daha kuvvetli bir otorite ile bizzat kendi ellerine almıştı[27].
Osmanlı devletinin batı taraflarında henüz bir ihtilafı yoktu. Avusturya İmparatoru Maximilien ile sekiz yıllık bir barış antlaşması imzalanmıştı. Ayrıca, Safeviler ile de, İstanbula gelen elçileri vasıtasıyla; evvelki esaslar üzerinde, yeni bir barış ahitnamesi imzalandı. Her tarafta barış ve emniyet sağlanmıştı. 1568 yılı başlarında Astarhan Seferimeselesi Divan-ı Hümayunda önemle görüşüldü. Kuzeye bir sefer düşüncesi Osmanlı devletini çoktandır meşgul ediyordu. Daha Sokulludan önce, Semiz Ali Paşanın vezir-i azamlığı esnasında, 1563 yılında Kanuni Süleyman zamanında, Don-Volga arasında bir kanal açılması ve bu nehirler üzerinde kaleler yapılması düşünülmüş, fakat sonra vazgeçilmişti[28].
Astarhan seferi baştan beri, Don-Volga kanalı projesi ile birlikte düşünülmüştü. Kefe sancak beyi Kasım bey tarafından İstanbula gönderilen bir arz, seferin planı hakkında bize bilgi vermektedir. Ol tarafda Azak denizine dökülen Ten suyu ile Harzem (Hazar) denizine mülaki olan İtil (Volga) suyunun arası çok mesafe olmayub eğer bu iki nehir birbirine isal oluna Sefain-i İslamiyye Karadenizden Azak denizine andan Ten suyuna dahil olub ol tarafı teshir eyledikden sonra İtil nehri Harzem denizine ve sol edrafında olan Harzem ve Giylan ve Şirvan ve Cürcan vilayetlerini asan vechile teshir mümkün olur deyu şerh ve beyan olunmağla Vezir-i azamın tervici ile bu husus Kasım beğe tefviz berren ve bahren çok mühimmat ve asakir irsal ve Kırım hanı Devlet Giraya dahi bu hizmetde bulunmak üzere Ferman-ı Hümayun isdar buyuruldu[29].
Sokullu Mehmed Paşa, kanal projesine çok önem veriyordu. Çünkü bu Osmanlıların Cihan hakimiyetibakımından çok mühimdi. Hazar Denizinin Karadeniz ile birleştirilmesi, İran ve Türkistan ile ulaşımı temin edecekti. Türkistana ulaşmak için kara yoluna bir de deniz yolu eklenerek aradaki İran engeli aşılmış olacaktı. İran seferlerinde Don ve Volga nehirleri vasıtasıyla erzak ve cephane nakli kolay olacaktı. Etrafta bulunan Şirvan, Karabağ ve Gürcistannın tamamı kolaylıkla kontrol altına alınabilecek, buralara Rusların yayılması önlenebilecekti[30].
Astarhan Hanlığı topraklarının, Ruslardan kurtarılması ile Moskof çarlığı, Hazar Denizinden yukarı atılacak ve Rusların kontrolünü arzu ettiği Karadeniz yolu kesilecekti. Astarhan topraklarının elde bulundurulması sureti ile Türkistan hacılarının rahatlıkla geçebileceği bir yol temin edilmiş olacaktı. Ayrıca Kırım Hanlığını kuzeyden ve doğudan tehdit eden tehlikeli vaziyete son verilip, istikbali kurtarılmış olunabilecekti[31]. Büyük menfaatler sağlayacak olan böyle bir projeye, Kazan Türklerinin, Osmanlı devletini ısrarla teşvik ettiği unutulmamalıdır. Bu projenin kendilerine neler kazandıracağı anlatılarak, Osmanlı devlet adamlarını ikna etmişlerdi.
Don-Volga Kanalı projesini, Hammer ve Ona bağlı bazı batılı müelliflere göre, ilk önce Sokullu Mehmed tasarlamıştır. Bu düşünceye pek çok İslam tarihçisi karşı çıkarak, projenin Sokulludan önce 1563de Semiz Ali Paşa zamanında düşünüldüğü[32], bazı tarihçiler de, zamanın Türk münevverlerince ihtiyaç karşısında düşünülüp tasarlanmış milli bir fikir olduğunu, Sokullunun ise bu haklı mutealayı kabul ettiğini söylemektedirler[33]. Hatta, bu iş düşünülmekle kalmamış, Kanuni Süleyman zamanında Türkistana yardım için İranın kapadığı Hac yolunu, o taraftan açmak amacı ile Kanal Projesiiçin gerekli hazırlıklar başlamış, ancak Avusturya cephesinde meydana gelen hızlı gelişmeler yüzünden, Kanuni Süleyman, dikkatini tekrar batıya çevirmişti. Kanuni, 1566da çıktığı Zigetvar seferi sırasında hastalanarak vefat etmiş, böylece Karadeniz ile Hazar Denizinin birleştirecek olan Kanal Projesigeriye bırakılmıştı[34].
Bu arada Kırım Hanı Devlet Girayın, Kanal Projesi aleyhindeki çalışmalarını da, gözardı etmemek gerekir. Şüphesiz, Devlet Giray, Sultan II. Selimi bu düşünceden vazgeçirmeye çalışmış, ama başarılı olamamıştı. Fakat Kırım Hanı, II. Selimin bu planını Moskof Çarı IV. İvana bildirmekten geri durmamıştır. Ayrıca, Astarhan şehrinin kavgasız Kırım Hanlığına bırakılmasını Ruslardan istemiş, ancak Rus Çarı IV. İvan buna kulak asmamıştı[35].
Don-Volga Kanal Projesine karşı çıkan devlet adamları da vardı. Savaş taraftarı ve enerjik bir devlet adamı sayılan Sokullu Mehmed, bu projeyi destekliyordu. Fakat II. Selimin yeni devlet görevlerine getirdiği danışmanları, Sokullunun mutlak otoritesini yıpratmak için, her fırsatta bu seferin bir hayali girişim olduğunu, boş yere devleti nihayetsiz masraf ve zarara sokacağını ileri sürerek engel olmaya çalışıyorlardı. Fakat, Karadenizin Kuzeyindeki memleketlerin durumunu yakından bilen kimselerin verdiği bilgilere dayanan Sokullu Mehmed, herkese rağmen sefer için ısrar etti ve II. Selime bu hususta kendi fikrini benimsetti. Geniş bir plan halinde tasarlanan bu seferden Osmanlı devleti bir çok faydalar bekliyordu[36].
Osmanlı devleti için her şeyden önce, Azerbaycan ve İrana yapılacak seferler için kolay bir yol açılacaktı. Don-Volga nehirlerinin biri birine en çok yaklaştığı yerde bir kanal açılırsa, Karadenizden Hazar Denizine gemilerle doğrudan doğruya, erzak ve mühimmat sevk olunabilecekti. Doğu seferleri rahat yapılacak, Şirvan, Karabağ ve bütün Gürcistanın itaatı sağlanacak, Osmanlı kuvvetleri İranın en iç bölgelerine kadar gidebilecekti. Bunun yanı sıra, Astarhanın Moskoflar elinden kurtarılması Bahr-ı Zulemata (Karanlık Deniz) kadar fetihler yapılması, Rus ve Çerkez memleketlerine akınlar yapılması da düşünülüyordu[37].
O dönem de İstanbulda bulunan, Fransız elçisinin raporuna göre; Osmanlıların seferinde amaç, Şirvana erzak ve mühimmat sevk etmek, Hazar Denizine inmek için Volga ve Don nehirleri arasında bir kanal açmaktır. Bunu emniyete almak için Moskofların elinden, evvelce Kırım Hanının olan[38], Astarhan ve Kazanın tekrar alınması düşünülmekte, Ruslar ile bir savaş dahi göze alınmaktadır. Avusturya elçisi ise; Astarhanı zaptetmek, böylece kuzey ve doğu ticaret mallarını, İstanbula daha kolay getirmek için, Padişahın Don-Volga nehirleri arasında seyr-ü sefere müsait bir kanal açmak istediğini söylüyordu. Keza o, Moskofların ve İranlıların bu işe mani olmak isteyeceklerini düşünen Türklerin, ona göre tedbir aldıklarını da ilave ediyordu[39].
Bu arada Osmanlı Topkapı Sarayına, Gürcistan ve Şirvan beylerinden de, Safevilere karşı himaye istemek üzere, bir biri arkasından elçiler gelmekte idi. Gönderilen emir üzerine Kefe sancak beyi, Kırım Hanı ile müşavere ederek, Astarhanın fethi için neler yapılabileceğini ve nelere ihtiyacı olduğunu bir defter halinde İstanbula bildirmişti. Sokullu Mehmed, önce Kefe sancak beyi iken Beylerbeyiliğe; Çerkez olup bu taraflar hakkında etraflı bilgisi olan kabiliyetli bir adamını, şıkk-ı sani defterdarıKasım beyi, 1568de tayin etmişti. Kasım Bey, Kefede bilenlerden malumat topladığı gibi, özel olarak adamlar gönderip bölgeyi tetkik ettirdi. Kazılacak yeri altı deniz mili olarak, dört fersah (yirmi-yirmi beş kilometre kadar) tespit ettirmişti[40].
Sokullu Mehmed, büyük bir gayretle giriştiği Ejderhan Sefer-i Mühimmiiçin hummalı bir gayret göstererek, erzak ve mühimmatın hazırlanmasını, nakliyat için İdil nehrinde seyr-ü sefere müsait altları düz küçük gemilerin yapılmasını, Osmanlı memleketlerinin her tarafından toplanacak ordu için her bir yana emirler gönderilmesini sağlıyordu. İlk olarak Kefe sancak beyine bir ferman göndererek, gemi inşaatının bir an önce başlayıp tamamlanması için Kaptan Mustafa Paşayı ve Ahmed Reisi yanına yardımcı tayin etti[41].
Kefe sancağı beyine haliya Ejderhan mühimmi için bina olunmak ferman olunan gemilere hassa-i hümayunum ratiblerinden kudvetül-emsali vel-ikran Musır Mustafa zeyid kudre ehli vukuf ve yarar olmağın irsal olunub geri hassa reislerinden Ahmed katib tayin olunmasın rica itmeğin mean gönderilmişdür. Buyurdum ki vüsul buldukda bina olunmak ferman olunan gemileri mezkurun marifetiyle bina itdürüb itmamı müsalahat eylemekde say-ı ve ikdam eyleyesin. Fi 18 Muharrem 972[42], denilmektedir.
Sokullu Mehmed, Kırım Hanına bu nameyi yolladıktan sonra, Ejderhan seferine gönderilecek kuvvet içinde tedarikatta bulundu. Canik beyi Ahmed beyi sefere memur eyledi. Kuvve-i Seferiyye Kefe Beylerbeyisi Kasım Beyin komutasında bulunacak, Çerkez ümerasının kaffesi maiyyetine iltihak edecekti. Tatar (Kırım) askerinin başbuğluğuna Tatar Hanının kethüdası nasb edilmek muvafık görülmüştü….[43].
Sokullu Mehmed, Kırım Hanından oranın fethi için hangi malzemelerin gerektiği, nelerin lazım olup nasıl hareket edileceğini sormuş, oda gerekli olan şeyleri yazıp bildirmişti. Sokulluda, Kırım Hanının istediği gerekli şeyleri hazırlayıp, hemen Kefeye, yani Azak Kalesine göndermişti. Daha ne gerekiyorsa gönderileceğini bildirerek Ejderhanın fethi için gayret sarf edilmesini istiyordu[44]. Ayrıca, Sokullu Mehmed, hazırlıkta hiç bir kusur olmaması için, Kefe vilayetindeki bütün kalelerin dizdarlarına (komutanlarına) ve Azab ağalarına, Ejderhan umuruiçin ne gerekiyorsa tehir edilmeden verilmesini bildirmiştir[45].
Daha sonra Kefe Beylerbeyisi tarafından, Ejderhan Seferi için zahire lazım olduğu bildirilmişti. Bunun üzerine isteği derhal yerine getirilerek, balıkçı donbozlarından ve rençber gemilerinden tutulup zahire yüklenilmesi istenilmiştir[46]. Bütün malzemeler; kereste, zahire, iaşe, kazı malzemeleri vs. Azak Kalesinde toplanmıştı. Azak Kalesi, hem seferin önemli bir dayanağı, hem de hareketin çıkış noktası olacaktı. Kefe Kadısına asker için beş yüz kantar peksimet hazırlanması emrolundu[47]. O yıl Kırımda büyük bir kıtlık olmasından dolayı, zahire çok azdı. Talimat üzerine, Anadoludan Çorum sancak beyi, Kefeye sekiz gemi ile zahire göndermişti[48]. Yine, sefer için Kefede zengin şahıslardan, orduya etlik hayvan tedarik edecek kimseler (celepkeşler) tayin olunmuştu[49]. Hasılı bu sefer için hiç bir maddi fedakarlıktan kaçınılmamıştı[50]. Bu da Osmanlıların bu meselede kararlılığını göstermektedir.
Gerçekten, 1569 yılının İlkbaharında Kefe şehrine on yedi bin Türk askeri gelmiştir. Kefe valisi Kasım Paşa, bu orduya başkomutan olacak ve askerini İdil ile Don nehirlerinin bir birine yaklaştığı en yakın yere götürüp, orada bir kanal kazacak, bu iki nehri birleştirecek, sonra gemilerle giderek Astarhanı alacak ve o şehrin yakınlarında bir kale kuracaktı. Kırım Hanı Devlet Girayda elli bin askeri ile bu sefere katılacaktı[51].
Osmanlı topları yüklenmiş, gemiler Azak Denizinden girerek, Don nehri boyunca yukarıya doğru haraket etmiş, İstanbuldan gelen Osmanlı kuvvetleri ve Kırım-Tatar kuvvetleri Ağustos 1569da birleşmişlerdi. Don ile Volga nehirlerinin en yakın bölgesinde kanal kazmaya başlamışlardı. Ancak bu kanal kazma işinin imkanı yoktu. Çünkü Kırım Hanı Devlet Giray, bu işin içinden çıkılamayacağını ileri sürerek, boyuna geri dönmeyi tavsiye ediyordu[52]. Nihayet, Kasım Paşa Astarhan halkının da ricası üzerine, kanal kazmaktan vazgeçerek, Astarhan üzerine karadan yürüyüşe karar vermişti.
Eylül 1569da Astarhan şehrine yaklaşan Osmanlı ve Tatar kuvvetleri, çok iyi tahkim edilmiş olan Astarhan Kalesini kuşattılar. Fakat kuşatma toplarının geride kalması, kanal için müsait mevsimin geçmiş olması, Kışın da yaklaşması karşısında kaleyi almanın imkansız olduğunu anladılar. Diğer taraftan bu kötü şartlar altında sefere başlangıcından beri karşı olan Kırım Hanının asker arasında yaptırdığı olumsuz propaganda, seferi başarısız bir duruma sokmuştu. Bunun üzerine baskın yapmaya cesaret edememişler ve kuşatmayı kaldırıp, orada istihkam kurup kışlamak istemişlerdi[53].
Kırım Hanının askeriyle memleketinde kışlamak üzere gitmesi kararına, karşı çıkan asker arasında kargaşa çıkmış, bu karara razı olmayanlar, Rus askerinin ve Safevi askerinin bölgeye gelmekte olduğu haberini de yaymışlardı. Derken ertesi gün Rus askerinin gelmekte olduğu haberi gerçekleşmiş, bunun üzerine Kasım Paşa, düşman eline geçmesindiye, ağaçtan yapılmış olan istihkamları yaktırarak, 20 Eylül 1569da Kırım Hanı ile beraber, Kırıma çekilmişlerdir[54].
Müneccimbaşı olayı kısaca; Han-ı Tatar askeri ile Kefe de Kasım beğe mülaki olub cümlesi bil-ittifak Ejderhan seferine vardılar ki ol vakt harab olub eser-i binadan gayr-i bir nesne yoğ idi. Badehu işe şüru idüb tahminen sülüs (üçte bir) mertebe hafrolundukda havada azim berudet ve askerde ihtilaf zuhur idub Serdar bervechile zabitlerine kadir olmadı. Bilahire amal itdükleri alatı düşmana galmasun deyu zir hake pinhan idub avdet itdiler. Bazıları dir ki bu hususda Devlet Giray umeray-ı Tatar ile müşavere itdükde bu maslahat tamam olduğu surette Osmanlu memleketimize külliyet ile istila ve bizden istiğna üzere olurlar heman münasib olan bunu def itmekdür deyu tedbir-i rey itmeleri ile Han geldükde asker halkını bu vilayetlerin kışı kemal-i şiddet üzere olub şöyleki taşlar pare pare olub insan ber vechile tahammül itmek mümkün değildür deyu tahvif idüb anın ifadesi ile avdete musır oldular[55], diye belirtmektedir.
Rus tarihçi S. Solovyov, böylelikle Kırım Hanının arzusu yerine gelmişti, demektedir. Çünkü O, esasen Astarhan seferine karşıydı. Bu uğursuz seferden sonra Osmanlı sultanlarının, İdil boyunda yeniden bir Müslüman-Türk devleti kurmak arzuları sönmüştü. Fakat, Kırım Hanı, Moskof çarı IV. İvan karşısında, müşkil duruma düşmüştü. Çünkü O, eskiden Rus çarını Türk sultanları ile korkutuyordu. Ancak, bu sefer Türk sultanının tehdidi de suya düşmüş bulunuyordu. Bununla beraber Devlet Giray, Moskovaya elçiler göndererek, Rus Çarından Kazan ile Astarhanı geri istemişti. Ama, Rus Çarı IV. İvan bunu derhal reddetmiştir[56].
Bu çok önemli, ama Osmanlı devleti açısından olumlu sonuç alınamayan, büyük seferin böyle umulmadık bir şekilde sona erdirilmesi, İstanbulda bulunan hem II. Selimi ve Sokullu Mehmed Paşayı, hem de bu seferden büyük yararlar bekleyen Türkistan Türklerini üzmüştür. Artık bir daha böylesine ciddi ve zahmetli bir girişimde fiilen bulunulmayacaktı. Bu da, Rusların Türk yurtlarını belki yüzyıllar boyu işgaline sebep olacaktı.
İstanbuldan Azak Denizine giden donanmanın kaptanı, Kaptan-ı Derya Müezzin-zade Ali Paşa mı ? Yoksa Kaptan Mustafa Paşa mı ? Bu konu da farklı görüşler ortaya atılmıştır. Özellikle, gönderilen asker ve malzemenin bir veya iki sefer de gönderildiği hakkındaki haberler de çok müphem ve çelişkilidir. Askerin miktarı hakkında da çeşitli rivayetler vardır. Bütün bunlardan anlaşıldığına göre, sevkıyat iki parti de yapılmıştır. İlk önce Nisan 1569 tarihinde, Kaptan Mustafa Paşa komutasındaki donanma ile üç bin yeniçeri sevk edilmiş olduğu anlaşılmaktadır. Bundan daha mühim olan asıl kuvvetlerle amele ve levazım sevki, ondan bir müddet sonra Ağustos 1569 tarihinde Kaptan-ı Derya Ali Paşa komutasındaki donanma ile gönderilmiştir. Askeri kuvvetler de beş bin yeniçeri, üç bin yahut altı bin amele, çeşitli alaybeylerinin komutasında yirmi bin yahut otuz bin sancak askeriyle, sipahi ve bir takım mühendislerle mütehassıslardan oluşmaktadır. Bir rivayete göre de; sipahiler karadan sevk edilmişlerdir. Bu hareketin ay ve gün tarihlerinden hiç bahsetmeyen Osmanlı kaynaklarında yıl olarak 1569 tarihinin gösterilmesi belki de, ilk sevk edilen yirmi üç bin kişilik kuvvetten dolayıdır.
Bu askerlere kırk-elli bin Kırım askeri, yirmi-otuz bin de Nogay askeri katılmıştı. Tarihte ilk defa Osmanlı kuvvetleri, Kırım Hanlığı ve Nogay kuvvetleri ile Kasım Paşa komutasında, yüzyıllardan beri Türk diyarı olan bir sahaya doğru çıkmışlardı. Azakta depo edilen erzaktan, kırk günlük erzak alarak perevolakamevkine, yani Don nehri ile İdil nehrinin en yakın olduğu noktaya gelinerek, Ağustos başlarında kazı çalışmalarına girişilmişti[57].
Bu sıralarda İran Şahı Tahmasb ile Rus Çarı IV. İvan arasında da, karşılıklı olarak elçiler gidip gelmekteydi. İrandaki Safevi devleti, Rusya İmparatorluğu ile anlaşarak, 1568 yılı sonu, veya 1569 yılı başlarında, Rus çarına müracaat ederek ateşli silahlar göndermesini rica etmişti. Safevi şahına, Rus çarı tarafından, yüz top ve beş yüz kadar pişçal yollanmıştı. Böylelikle Türk baskısını azaltmış olacaklardı[58]. Ruslar, tek başına Osmanlılara karşı bir meydan savaşı vermeye cesaret edememişlerdi.
Bu arada Ruslar, Baltık sahillerine ulaşmak için, uzun süren ve netice de başarısızlıkla biten, 1558-1582 yılları arasında cereyan eden, Litvanya savaşlarında bulunuyorlardı. 1569 yılında Moskovanın kuvvetlerinin büyük bir bölümü, Batı sınırında meşgul olduğundan dolayı, Çar IV. İvanın Astarhanı kurtarmak için fazla bir kuvvet göndermesi imkansızdı[59]. Osmanlı devleti açısından en büyük tehlike Rusya ile İranın birleşmesi idi. Osmanlılar Ağustos 1569da İranlıların muhtemel bir teşebbüsüne mani olmak gayesi ile, Vandan İran hududuna doğru, Anadolu Beylerbeyisi ile birlikte, yirmi dört sancak beyi ve dört bin yeniçeri göndermişti. Öte yandan Türkistan Hanı, kanalın kazılmasına karşılık, İran Şahının her hangi bir hareketine engel olacağını II. Selime bildirmişti. Ama ne İrandan ne de Rusyadan her hangi bir tecavüz olmamıştı[60].
Kazı işlemleri Nogay askerleri himayesinde yürütülüyordu. Kazılması gereken kanal mesafesinin üç ay süre ile üçte biri kazılmıştı. Tamamının kazılması mümkün olduğu halde, Kırım Hanının yüzünden kazılamamıştır. Çünkü O; Osmanlı askeri karadan ve denizden Deşt-i Kıbçak ve Şirvan taraflarına varıp gelmeye başlayacak ve Tatara rağbet olmaz. Belki Kırım dahi elimizde kalmaz, diye düşünüyordu. Bu nedenle asker arasında dedi kodu yayarak buranın kışı üç ay önce gelir, şiddetli olur herkesin eli ayağı işten kesilir vs. diyerek, olumsuz haberler yayıyordu. Asker arasında paniğe sebep olmuştu. Böylece bu önemli proje sonuçsuz kalmış oluyordu[61].
Nimet Kurat, Don-Volga Kanalına ait bir takım mübalağalı fikirler olduğu kanaatindedir. Çünkü O, Osmanlı kaynaklarındaki, kazı için üç ay kalındığı ve üçte birinin kazıldığıfikrini kabul etmemektedir. Perevolaka mevkiinde üç ay değil, ancak on beş gün kalındığını söylemektedir. Ayrıca, gönderilen kazma ve çapa küreklerinin kale inşaatı için kullanılacağını belirtmektedir. Gemiler, İdil nehrine nakledildikten sonra, orada bir kale inşa edilecek, bu kaleye konan toplarla nehir boyunca yukarıdan gelecek Rus gemileri, Rus nakliyatı durdurulacak, Perevolakada da, bir kale yapılmak suretiyle, muhtemel olan Kazak ve Rus hücumları da önlenmiş olacaktı. Şayet şartlar müsait olursa kanal kazılacaktı, demektedir. Hatta, Kurat; Kanal meselesi İstanbulda halk arasında bile yayılmış, İstanbuldaki bilhassa yabancı elçiler tarafından, bu kanal işine inanıldığı ve bunun başarılabileceğinin kabullenildiği halde, kanal kazılmasına resmen izin verildiğine dair elimizde bir vesika yoktur[62], demektedir.
Burada belirtmemiz gerekir ki, bu görüşü sadece Kurat savunmaktadır. Onun; Kanalın kazılmasına dair elimizde resmi bir belge geçmemiştir, fikri kanalın kazılmadığı anlamına gelmez. Ayrıca, Halil İnalcık, 1948de Osmanlı-Rus Rekabetinin Meşei Don-Volga Kanalı Teşebbüsüadlı makalesinde, yüzlerce belge tetkik ederek bu konuyu bariz bir şekilde ortaya koymuştur. Bundan önce de, Ahmed Refik, Bahr-ı Hazar-Karadeniz Kanalı ve Ejderhan Seferiadlı tetkikiyle Mühimme Defterlerinden ve bazı belgelerden yararlanarak bu hususta bir çalışma ortaya koymuştur[63]. Bu her iki mühim tetkikte de, Kuratın görüşünün aksine belge ve bilgiler vardır.
Kırım Hanı Devlet Girayın çevirdiği entrikalar sebebi ile kanal kazılamamıştı. Nogay mirzalarının da teşviki ile kazı işinden vazgeçilip, doğrudan karadan Astarhana yürümeye karar vermişlerdi. Nogay mirzalarının bu müracatlarında seferin kolay olacağı konusunda teminat vermiş olmaları ve pek çok cazip teklif getirmiş olmaları muhtemeldir. Osmanlı-Türk kuvvetlerinin Astarhana yaklaşmaları üzerine yalnız İdil nehrinin batı tarafındaki Nogay urugları değil, hatta Rus taraftarı Nogay İsmail Mirzanın oğullarının ve torunlarının dahi Türklere katılacakları teminatı verildiği zannedilmektedir.
Bu tür taahhütlere bakılırsa, Türklerin İdil boyuna yaklaşmaları üzerine, Kazan ili dahil bütün İdil boyu ahalisi Ruslara karşı ayaklanacak ve Türklerin oraları zaptetmeleri çok kolay gerçekleşecekti[64]. Ama, Kasım Paşa askerden ziyade maliyeci idi. Dolayısıyla Kasım Paşanın, askerin zahire, teçhizat ve mühimmat tedariki hususunda cidden başarılı olduğu bilinmektedir. Fakat, askeri kabiliyeti hayli şüpheli olduğundan, sefer esnasında nasıl hareket edeceğini önceden kestirmek çok güçtü[65]. Zaten Kırım Hanının samimiyetsiz tavrı hareketi Kasım Paşayı oldukça olumsuz etkilemiştir.
Kasım Paşa, ordusuyla Eylül ortalarında 1569da Astarhan şehrine yaklaştığı sıralarda, Ruslar eski Astarhanın güneyinde yeni bir kale yapmışlardı. Kasım Paşa, iyi silahlı muhafız askerleri ile takviye olunmuş bir müstahkem kaleye, kışın da yaklaşması sebebi ile taarruza cesaret edememişti. Eski Astarhanda bir istihkam kurup kışlamaya, Kırım Hanını da geri göndermeye karar vermişti. Ancak bu karara asker razı olmamış, erzak da azaldığından karışıklık meydana gelmişti. Kasım Paşa, Astarhandan altmış kilometre kadar uzaklaşmıştı ki, İstanbuldan Osmanlı padişahı II. Selimin bir fermanı geldi. Bu ferman da; Padişah II. Selim, Osmanlı kuvvetlerinin Astarhan önünde kışlamasını emrediyordu. Ayrıca, İlkbaharda kendisine yardım olarak, kuvvetli bir ordu gönderileceğini ve Moskofları meşgul etmek için Kırım Hanı ile damadının (Piyale Paşa) Ruslar üzerine yürüyeceğini bildiriyordu. Ama bozguna uğramış olan ordu dönmeye devam etmişti. Çok zahmetli olan bu dönüşte askerin yarısı telef olmuştu[66]. Şüphesiz baharda yeni bir sefer düşünülüyordu, ama ordu döner dönmez, Azak depolarında büyük bir yangın çıkması ümitleri büsbütün suya düşürmüştür[67].
Don-Volga Kanalı meselesi ve Astarhan seferinin başarısızlığa uğramasında tek sebep, elbette Kırım Hanı Devlet Girayın çevirdiği entrikalar değildi. Her şeyden önce sefere Ağustos ayı içinde ki, o bölge için geç bir vakitte başlanmıştı. Bölgede arazi ölçümleri iyi yapılamamıştı. Bu iş büyük bir proje idi. Sokullu Mehmed, belki de bunu yeterince kavrayamadığı için işin büyüklüğüne uygun, büyük bir ordu gönderilmemiş, kendisi işin başına bizzat geçmemiş veya kuvvetli bir şahsiyeti Serdarolarak göndermemişti.
Teknik cephesi kadar askeri cephesi de büyük bir ehemmiyete haiz olan, bu muazzam girişimin, defterdarlıktan yetişme Kasım Paşaya verilmesi hatalı bir tercihtir. Sokullu Mehmed Paşa değil, bizzat II. Selimin askerin başında gitmesi gerekirdi. Katip Çelebi, Tuhfetul-Kibar adlı eserinde bu konuya değinerek; Kıssadan hisse budur ki küçük adamla büyük iş mübaşeret itmek caiz degildür. Maslahatın münasib ser-karı gerek zikrolunan hususa bir padişah varula zamaniyle mübaşeret itse ancak uhdesinden gelebilür. Bu makule işler Sahib-i himmet padişah işidir. Vüzera ve serdarlar karı degildür[68], demektedir.
Böylece, çok büyük gayret ve masraflarla girişilen bu Don-Volga Kanalı projesi ve Astarhan seferi sonuçsuz kalmıştır. Bu duruma çok üzülen II. Selim, vezir-iazam Sokullu Mehmed Paşayı azarlayarak; Bütün masraflar ve zayiat hesap edilip, sana ödetilmek lazımdır[69], demiştir.
Başarılı bir siyasetçi ve akıllı bir devlet adamı olan Rus Çarı IV. İvan, Kazan ve Astarhanda on binlerce Türkü katlettirdiği ve Türk illerini birer birer işgal ettiği halde, Osmanlı kuvvetlerinin başarısız Astarhan seferinden sonra, gayet pişkin bir şekilde, hiç bir şey olmamış gibi, Osmanlıların Karadenizin kuzeyine yeni bir sefer yapmasını önlemek için, İstanbula elli kişilik bir elçilik heyeti göndermiştir. Bu arada Kırım Hanına karşı da mülayim bir tavır takınmıştır.
İstanbula gelen Rus elçilik heyeti gayet soğuk karşılanmış ve kendilerine büyük elçilere yapılan mutad merasim dahi yapılmamıştır. Yalnız Padişah, Rus Çarının istediği barışın ancak, şu şartlarla mümkün olduğunu bildirmiştir: Astarhan yolunun açılması, Kabartay içinde Ruslar tarafından yapılmış olan kalenin yıkılması, Osmanlı ülkesine geçen Hac yolcularının emniyetle gidip gelmesi, Kırım Hanının elçisinin dönmesine müsaade edilmesidir[70]. 14 Mart 1571 tarihli bu barış şartnamesine uygun olarak, Ruslar Kabartaylardaki müstahkem mevkilerden çekilmişlerdir[71].
Bu şartların tamamı Osmanlı devletinin, Türkistan Türkleri ve Karadenizin kuzeyindeki Türk İlleri için otaya koyduğu hususlardır. Her şeye rağmen, Osmanlı devleti büyük olmanın ve müttefik olduğu Türkistan hanlıklarının Ruslar karşısında hukukunu ve haklarını koruma mücadelesindeki kararlılığını gösteriyordu. Hac yolunun güvenliği, Astarhan yolunun açılması, Rus yayılmacılığının önlenmesini amaçlayan çok mühim hadiselerdi. Karadeniz ve havalisi, Kafkaslar bölgesi son derece önemli sahalardı.
OSMANLI-TÜRKİSTAN HAC YOLU MESELESİ:
Türkistandan Müslüman Türklerin hacca gitmesini Şii- Safeviler engellediği için buradaki Türkler Astarhan-Kırım- Karadeniz ve İstanbul yolu ile hacca gidip geliyorlardı. Osmanlı devletinin İdil boyunda yeni bir Müslüman-Türk Devletikurma arzuları boşa çıkmıştı. Fakat Kırım Hanı, Moskof Çarı IV. İvan karşısında müşkil duruma düşmüştü. Bununla birlikte Kırım Hanı Devlet Giray (1551-1577), Kazan ve Astarhanı kendisi için istemeye devam etmiştir. Ayrıca, Moskovadan gönderilmeyen elçisi Yamboldu ile Kırımdaki Rus elçisi Nogayın değiştirilmesini istemişti. Moskof Çarı IV. İvan ise, Osmanlı devletinin İlkbaharda Astarhan seferini yenileyeceğini düşünüyordu.
Bu durumda ise, Moskova üzerine yürüyecek olan Osmanlı ordusunun ufak bir başarısı, zaten Ruslardan hoşnut olmayan Kazanlıların ayaklanmasına sebep olacaktı. Oysa Rusya, Baltıklarda Litvanya savaşları nedeni ile güneyde Türklere karşı yeterince asker barındıramıyordu[72]. Bütün bu nedenlerden dolayı Kırım Hanının kendisine faydalı olacağını düşünerek, elçisini hemen göndermiş olan Rus Çarı IV. İvan, Kazan ve Astarhan konusundaki isteklerini kibarca reddetmekle beraber, Mehmed Giray devrindeki Kırım Hanlığına verilen vergilerin verilmesi konusunda müzakerelerin açılmasını kabul ediyordu[73].
Devlet Girayın, Rus Çarından Astarhan ve Kazan konusundaki isteklerinin, sadece Sahib Giray (1532-1551) devrindeki vergileri almak için olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü Çar IV. İvan, hediyeleri Kırım Hanına gönderince, Devlet Giray bu davasından vazgeçiyordu. Bir müddet sonra yine aynı davayı ortaya atıyordu, taki Çar IV. İvan kendisine yeniden armağan göndermeye mecbur olsun[74]. Bu böylece bir müddet devam edip gitmiştir.
İdil Havzası, eğer Osmanlı devletinin eline geçmiş olsaydı, IV. İvanın genç Rusya İmparatorluğu, çok çabuk çökmüş olacaktı. Bu sıralarda Osmanlılar ise, kudretinin en yüksek noktasında bulunuyordu. Osmanlı devletinin hala amacından dönmediğini bilen Rus Çarı IV. İvan, seferden sonra II. Selimin iktidarının dördüncü yılında, cülusunu tebrik bahanesi ile 1570 yılında, Novaseltsev adlı bir elçi göndermiştir. Bu elçi Kazan hakkında şu sözleri söylemiştir: Çarımıza sadakatle hizmet eden Kazanlılar Onun atıfeti sayesinde kendi yerlerinde yaşıyorlar. Çarımız onların dinlerine dokunmuyor, ibadethanelerini yıkmıyor, Çarımız şu günlerde Sayınbolat Sultanı, Kasım Hanlığı tahtına çıkardı ve orada İslam Dini gereğince Camiiler, kaşaneler kurmayı emretti. Çarımız hiç bir hususta Onun hürriyetini selb etmiş değildir. Eğer bizim Çarımız İslam dinine karşı takibatta bulunsa idi, Sayınbolat Sultanın memleketimizin ortasında Müslümanca yerleşmesine müsade edermiydi[75], demekteydi.
Böylece, Rus Çarı IV. İvanın elçisi Novaseltsev, Astarhan seferine başlıca sebepmiş gibi görünen nokta üzerinde durup, Çarın hiç bir zaman Müslümanlara baskı yapmadığını bildirmeye çalışıyordu. Rus elçisi İstanbulda soğuk bir şekilde karşılanmış ve elçinin ağırlanmasında gerekli şeyler bile yapılmamıştı.
Osmanlı Sultanı II. Selim, Rus elçisine; … Ceddim Sultan Mehmed Handan beri Kefe vilayeti fetholunduğundan, Kırım hanları ve Çerkez beyleri bize itaat itmiş iken memleketimize dahil olan o yerde kala yaptırılmış olub bundan maada Hacı Turhan (Ejderhan) caniblerinde Deşt-i Kıbçak ve Maveraünnehir Müslümanları gelüb geçüb bu canibe murur ve güzeran itdikleri yolları adamlarınız sed itdikleri ol caniblerin umera ve selatini umumen dergah-ı alem penahımıza ilam ve inha kılub istiday-ı avn ve inayet ve iltimas-ı himayet ve inayet ile olmuşlardur. Kırım Hanının o tarafa hareket etmek istediği halde izin verilmediği, iyi niyet göstergesi olarak kendi (Rus) elçilerinin geri gönderildiğini belirterek; Hacı Turhan yolunu açub mevalat-ı kadimeyi ihlale bu iş mabeynde Kabartay içinde hadis kalayı refileyub ol diyardan murur ve ubur iden rehrevana ahsen ve asan vecihle emin ve salim kuzeran idub memalik-i mahrusemize geçüb ve müşarünileyh Kırım Hanı damet-i mualiyenin zikrolunan ilçisine icazet virulub giru memleketlerine avdet ittirulub…[76] diyerek, Rus Çarına iletilmek üzere bu hususları bildiriyordu.
Osmanlı Padişahı II. Selimde artık savaş istemiyordu. Sokullu Mehmed Paşa bile, 1569 tecrübesini tekrarlamaya cesaret edemezdi. Karadenizin kuzeyinde yapılacak her hangi bir sefere artık devleti zarara sokacak neticesiz bir teşebbüs gözü ile bakıyorlardı. 1570 yılı Yaz mevsiminde, Kıbrıs Seferi açılarak Venediklere karşı büyük bir savaşa girişilmişti. Bu nedenle Osmanlı devleti, on sekiz sene sonra, Türkistan Hanının tahrikiyle bir daha harekete geçmeye teşebbüs edinceye kadar Kuzeyde Türk illerinde işleri tamamen Kırım Hanlığına bırakıyordu[77].
Mart 1571de Rus Çarı IV. İvan, ikinci bir elçi Andrey Kuzminskiy vasıtasıyla, Terek Kalesinin yıkılacağını ve Hac yolunun açılacağını bildirerek, tekrar dostluk ve ittifak talep etti. Fakat II. Selim, Kıbrıs Adasının fethini de bildirerek, bunu reddettiği gibi, Kazan ve Astarhanın iadesini istedi. Hatta, Rus Çarının kendisine boyun eğmesini (tabi dahi olmasını) istemiştir. Bu durum o zamanda Osmanlı devletinin ne kadar güçlü ve Karadeniz siyasetinin ne denli önemli olduğunu göstermektedir.
…. Bundan akdem vilayet-i Kabartay beği ve ona tabii olanlar iltimasıyla bina olunan kalanın inhidamı hususunda gönderilen name-i humayunumuz mucibince amel olunub Semerkand ve Buhara caniblerinden bu tarafa teveccüh eyleyen enba-i sebile ehl-i fesad şenaatten mazarrat iriştirilmemek hususi muhkem ısmarlandığı asitane-i gerdun iktidarımıza enva-i sadakat ve istikametle ubudiyyet ve dostluk üzere olmanuzu ilam ve işar eylemişsiz ve dahi her neki ilam olunmuş ise mufassalan paye-i serir saadet measirimize arz ve tahrir olunub ilm-i şerif alem şumul husrevaneme muhid ve şamil olmuşdur[78].
II. Selim, mektubunda Osmanlı ordusunu ve serdarlarını övdükten sonra; Hususen şimdiki halde Venediğe muteallik olan Cezayir-i azimeden Kıbrıs nam enva-i sai ve ihtimam zuhura getürmüşlerken müyesser olmamışdı…bi inayetillahi Teala kuvvet-i kahire-i husravanemizle murad-ı şerifimiz üzere feth ve teshiri müyesser olub sair memalik-i mahrusemizden biri olmuşdur. Bundan gayr-ı nice fütuhat-ı aziminin müyesser olması masmumdur, diyordu.
II. Selim Kıbrısın fethi ile Rus Çarına gözdağı vermek istemiş olmalıdır. Kala-i Ejderhan ve Kazan kadimil-eyyamdan emakin-i ehl-i islam ola gelmişken giru uslubu sabık üzere dahi taife-i müslimin canibine ve kala-i Kazan asitan-ı saadet bünyanımızla kemal-i ihlas ve tart-ı ihtisas ile dostluk üzere olan cenab-ı imaret meab eyalet-nisab Devlet Giray Han damet-i muallaya teslim olunması hususi vecih ve münasib görülmüşdür. Şöyle ki siz dahi atebe-i devlet penahımıza kemal-i ihlasla ubudiyyet üzere olmağı murad idersenüz zikrolununan kalaların vech-i meşruh üzere teslimi umurunda ihmal ve tekasülü reva görmeyesiz şimdiye kadar dergah-ı saadet dest-gahımıza istikametle tarik-i ubudiyyetin sabit kadem olanlar enva-i riayet ve inayetimizle hoşhal ve saye-i saadetimizde merfuul-bal olub vilayet ve memleketleri ahalisi her vechile dest-i tada-i edadan masun ve mahfuz olagelmiş nice memleket sahibleri ol bab da enva-i sai ve ikdam ve hüsnü ihtimamların zuhura getirub taht-ı tasriflerinde olan memleket ve vilayetlerden südde-i saadetimiz dostluğu arzusuyla nice kala ve bekadan feragat idub daima itaat ve inkiyaddan tecavüz itmezler gerek dirki name-i hümayunemiz vusul bulduk da onun gibi asitan gerdun iktidarımıza itaat ve inkiyad üzere olmak aksay-ı maksudunuz ile zikrolunan kalaları bu, canibe teslimden tereddüd etmeyub ol bab da enva-i mesayi-i cemile zuhura getüresiniz ki istihkam-ı bina-i dosti halel-i pezir olmayub bir ferde dostluğa muğayir iş ittirilmek ihtimali olmaya ona göre sizun tarafınızdan dahi dostluk şerayit-i riayet olunub ilam ve işarı lazım olan hususları südde-i saadetemize ilam itmekden hali olmayasız[79].
II. Selimin bu sert ifadelerinde, Kırım Hanı Devlet Girayın Moskova üzerine yürüyüp ilerlemesinin de etkisi vardı. Çünkü 1571 baharında Kazan ve Astarhanı almak için Devlet Giraya, Osmanlı padişahı tarafından izin verilmişti. Yalnız bu izin Astarhanın Kırım Hanlığına değil de, Osmanlı devletine bırakılması şartı ile olmuştu. Bunda da şüphesiz Nogay mirzalarından, Hive (Harzem) ve Semerkanttan gelen mektupların tesiri olmuştur[80], diyebiliriz.
Kırım Hanı Devlet Giray, 1571de Moskova üzerine yürüyerek Kazan ve Astarhanı istemekte ısrar etti. Rus Çarı IV. İvan, Moskovayı terketmiş, Kırım Hanı büyük bir Tatar ordusu ile Moskovayı basmış, Kazan ve Astarhan işgalinin intikamını almak istemişti. Moskovada bulamadığı Rus Çarına ağır tehditler dolu mektubunda; Tanrıya güvenerek bütün dünya servetini yer ile bir edeceğim, ben senin üzerine geldim, başkentini yaktım, tacını ve başını da alacaktım. Sen karşıma çıkmadın… Bizimle candan dost olmak istiyorsan Kazan ile Astarhanı geri ver. Bizim hedefimiz Kazan ve Astarhandır. Akçe ve hazine ile yakayı kurtaramazsın. Dünya servetini versen dahi kabul etmem. Devletinin yollarını ise ben gördüm bildim[81], diyordu.
II. ASTARHAN SEFERİ HAZIRLIKLARI VE BAHR-I HAZAR KAPTANLIĞININ KURULMASI:
Osmanlı devleti, Sultan II. Selim devrinde, 1569 yılında Karadenizin kuzeyindeki Türk illerini, Rus işgalinden kurtarmak ve Don-Volga nehirleri arasına bir kanal açarak buralarda kalıcı hakimiyet tesis etmek, böylece de; Türkistan ile ekonomik ve ticari münasebetleri sürdürmek, ayrıca Türkistandan İstanbula gelen ve oradan Hacca giden Müslümanların güvenliğini sağlamak istiyordu. Osmanlıların bu amaçla yaptığı I. Astarhan seferi sonrasın da, Rus Çarı, II. Selimin pek çok şartını kabul eder gibi görünmüş, ama diğer taraftan da, doğuya Türkistana doğru genişleyip kuvvetlenmeye devam etmişti. Osmanlı devleti ise, Karadeniz ve Kafkaslar sahasında Türk hakimiyetinin Türk hanlıkları ile sağlanacak kalıcı dostluklar ile ancak gerçekleşebileceğini düşünüyordu.
Osmanlı devletinin kuzeydeki Karadenizin kuzeyindeki Türkler ile birleşerek, bir taarruz yapmasından endişelenen Rus Çarı, diplomasi yolu ve boş vaatler ile II. Selimi oyalamaya çalışıyordu.
Bu arada II. Selimin vefatı üzerine, Sokullu Mehmed Paşa tarafından, cülus için tahta davet edilince, III. Murad, vali olarak bulunduğu Manisadan İstanbula gelerek 22 Aralık 1574de Osmanlı devletinin tahtına oturmuştu[82]. III. Murad (1574-1595), Osmanlı padişahı olduktan sonra, yabancı devletler ile daha önce yapılmış olan çoğu antlaşmalar tekrar yenilenmiştir[83]. III. Murad devrinde Osmanlı devletinin Karadeniz siyasetinin değişmediğini, Türkistan hanlıkları ile olan ilişkilerin Rusya çarlığına ve Safevi devletine karşı daha da kuvvetlendirildiğini görmekteyiz. Bilhassa, Özbek II. Abdullah ile III. Murad çok sıkı bir dostluk ve dayanışma içerisine girmiştir[84].
Osmanlı padişahı III. Murada Mart 1584 tarihinde Rusyadan Blogov adlı bir Rus elçisi gelmişti. Rus elçisi, Rusya Çarı IV. İvanın öldüğünü ve Feodorun Rusya tahtına Çar olarak çıktığını bildirip, Müslümanlara iyi davranıldığını, İran şahının Osmanlılar aleyhine talep ettiği yardımı vermekten imtina edildiğini bildiriyordu[85]. Oysa Ruslar, öte taraftan da Moskovaya sığınmış olan, Kırım hanzadesi Murad Girayın Osmanlı aleyhine yaptığı faaliyetleri engellemiyordu. Kazaklar ve silahlı tüccarlar, Moskovanın nüfuzunu Kafkaslara ve Türkistanın içlerine doğru her gün bir parça daha ilerletiyorlardı.
Türkistan Türkleri ve Deşt-i Kıbçak Nogayları, Rus istilası karşısında, Osmanlı padişahına elçiler göndererek yardım istiyorlardı. Ateşli silahlarla donanmış bir Rus askeri müfrezesi, Şeybaniler neslinden Küçüm Hanı 1581 yılında mağlup ederek, Sibir Hanlığını yıkmış ve Batı Sibiryayı ele geçirmişti. Rusların Özbeklere ait yurtları işgal etmesi, Özbek Hanı II. Abdullahı ürkütmüştü. II. Abdullah, bu nedenle gerek Küçüm Hana ve gerekse Ulu Nogay ReisiUrus Mirzaya yardım da bulundu.
Ağustos 1587 tarihinde II. Abdullahın ve Urus Beyin elçileri İstanbula gelmişlerdi. Urus Mirza, Nogay hanlarından Rus taraftarı İsmail Mirzanın oğlu idi. Fakat Onun kendisi, Rusların yaptıkları karşısında, Rus düşmanı kesilmiş ve Astarhanda yerleşen göçebe Rusların, Müslümanlara büyük zararları olduğundan, Astarhanın muhakkak surette fetholunmasını, Osmanlı padişahı Sultan III. Muraddan rica ediyordu[86].
Özbek Sultanı II. Abdullah, Küçük Nogay Tatarlarından bir yetkili temsilci ile beraber Osmanlılara bir elçi göndererek Ruslara karşı harekete geçmenin zaruretini bildiriyordu: Behemahal bu canibde asker-i İslama bir ali serdar gerekdür ve Kırım Hanı İslam Giray Han mean koşulub asker-i Tatar ile Memleket-i Ejderhanın kala ve bekai feth ve teshir olunub aralıkdan senin rah kalkub düşman-ı din u devlete geçecek yer kalmayub sedd-i rah olmak gerekdür ve illa el-iyazbillah düşman fırsat ile yol bulursa intikamla infakları emr-i mukayyeddür[87]. Artık Nogaylarda memleketlerini istila eden Ruslara karşı ittifak için, İstanbulda Osmanlı padişahı III. Murada ve Semerkantta Özbek II. Abdullaha, elçiler gönderip görüşmeler yapmaya çalışıyorlardı. Bir taraftan da, Volga üzerinde Rusları taarruzları ile rahat bırakmıyorlardı.
Bu arada Özbek II. Abdullah ise, Ruslara karşı Osmanlı devletine ittifak önermekteydi. Osmanlı kuvvetlerinin Astarhana Batıdan taarruz etmesi halinde, kendisi de Doğudan Ulus ve Mangıt Nogaylar ile birlikte taarruza geçeceğini bildiriyordu[88]. Hazar Denizi sahillerinden Terek nehri ağzına kadar olan yerlerin Türklerin eline geçmiş olması, Nogayların ve II. Abdullahın ümitlerini büsbütün artırmış olmalıdır. Osmanlı-İran savaşında (1578-1590), Şirvan, Azerbaycan ve Gürcistan memleketleri, Türklerin eline geçmişti. Dağıstan Beyliği, Şemhal ve Tümen beyleri, Osmanlı himayesini kabul etmişti. Böylece Tebrizden Baküye ve Hazar Denizi boyunca Demirkapıya kadar olan yerler Dağıstan dahil, Osmanlıların ülkesine katılmıştı[89].
Bu arada, Rus Çarının Kırımdaki iç mücadelelere karışması ve burada da Osmanlıların bir rakibi olarak ortaya çıkması, Osmanlıları çok kuşkulandırmıştı. Kırım hanı Devlet Giray gibi, Osmanlıların kuzeyde yerleşmesini istemeyen Kırım hanı II. Mehmed Girayın (1577-1584) isyanı ve öldürülmesinden sonra, Onun oğulları İstanbula ve Osmanlı padişahının gönderdiği yeni Kırım Hanına cephe aldılar. Öldürülmüş olan Mehmed Girayın oğulları; Saadet Giray ile Safa Giray hanlar, step Nogaylarının yanına çekilerek, İslam Giraya karşı mücadeleye başladılar. İdil Kazaklarıda onlara yardım ediyordu.
Kırım Hanı II. Mehmed Hanın diğer oğlu Murad Giray, Moskof Çarı Feodorun yanına iltica etmişti. Rus Çarı Feodor, Ona kuvvetli bir ordu vererek Astarhan Kalesi muhafazasına tayin etti. Rus Çarının amacı, Nogayları da emri altına alarak, Kırıma saldırtmak ve böylece bütün step Nogaylarını ve Kırım Hanlığını himayesi altına almaktı[90].
Bütün bu gelişmeler karşısında, Osmanlı Padişahı III. Murad, Türkistandan gelen mektuplar ve Rus Çarının faaliyetlerinin sonucunu değerlendirmek üzere, Divan-ı Hümayunu 1587de toplamış, Osmanlı askeri ile birlikte Kırım Hanının Astarhanı fethetmek için, 1588 yılı İlkbaharında hareket etmesine karar verilmişti[91]. Osmanlı ordusuna da Piyale Paşa Serdartayin olunmuştu. 1587 tarihli bir hükümle, Piyale Paşaya Serdar olduğu bildirilerek Kırım Hanı İslam Giray ile iş birliği yaparak, sefer için bütün hazırlıkları tamamlaması ve gerekirse Nogay beyleri ile müşavere edip, adamlar göndermesi isteniyordu. Aynı hususu belirten bir hüküm de Kırım Hanı İslam Giraya gönderilmişti[92].
Ayrıca, Nogay mirzalarından Urus Beye bir mektup yazılarak; Bu sefer-i nusret eser de sizin dahi bile olmanız her vecihle lazım ve mühim olmağındiyerek, sefere iştirak etmesi ve bu amaçla İslam Giray ve Piyale Paşa ile irtibata geçmesi istenmişti[93].
Tatar umerasının başı kabul edilen Şirin Ali beyden de, Kırım Hanı İslam Girayın yanında olması ve zafer için neler yapılması gerektiğini ehl-i vukufkimselerle görüşüp bildirmesi istenmişti. Yine aynı mektupta, Devlet Girayın muhalefeti ile daha önce Astarhanın Ruslardan alınamadığı, şimdi ise İslam Girayın kendisine tamamen tabi olduğu, Özbek II. Abdullahın yardım edeceği, daha önce Kırım Hanın muhalefeti yüzünden, Demirkapı ve Şirvan alınamadığı halde şimdi oraların Osmanlı kuvvetleri tarafından fethedildiği bildirilmekteydi[94]. Buralar Özdemiroğlu Osman Paşa tarafından, III. Muradın 1578den sonra başlattığı Kafkas fütuhatı ile alınmıştı.
Çünkü Osmanlılar, Özdemiroğlu Osman Paşa komutasında, III. Murad zamanında, 1578-1590 yılları arasında, on iki yıl kadar süren Osmanlı-İran savaşlarının sonunda, imzalanan İstanbul Barış Antlaşmasıile 1590da Kafkasların büyük bir kısmını ele geçirmiş bulunuyordu. Azerbaycan, Gürcistan, Şirvan ülkelerinin hayli bir kısmına hükmediyordu. İstanbul Barış Antlaşması diyebiliriz ki, Osmanlı devletinin istediği şartlar da kabul edilmişti. Böylece, bu sahalarda II. Selim devrinden daha iyi bir fırsat yakalanmıştı.
Divan-ı Hümayunda, II. Astarhan seferine çıkılmasına karar verildiği zaman meseleler, 1569daki II. Selim devrindeki, I. Astarhan seferinden daha belirgin ve daha keskin bir hale gelmişti. Osmanlı devleti ile Safevi devleti arasında, 1578den beri sürüp giden savaşta Osmanlılar; Gürcistan ve Hazar Denizi bölgesini, Dağıstan ve Şirvanı ele geçirmişler ve buralara kuvvet yerleştirmişlerdi. Doğu Anadoludaki merkezlerden çok uzakta kalan bu memleketler de tutunabilmek için Osmanlı devleti, Sokullu Mehmed zamanında düşünülen, Kuzey yolunu kullanmak istedi. Fakat Don-Volga Kanalı projesi artık bir tarafa bırakılıyordu. Orduların Kırımdan Kuzey Kafkasya stepleri üzerinden Demirkapıya sevk edilmesi ve Hazar Denizi kıyılarında gemiler yapılarak bu deniz de hakimiyet kurulması düşünülüyordu[95].
1579 yılında Safevilere karşı Kırım hanı II. Mehmet Girayın on bin Tatar süvari ile öncü olarak gönderdiği, Azak Sancak beyi Mehmed Bey, bu yolu kullanmıştı. Dağıstanda İran orduları tarafından sıkıştırılan Özdemiroğlu Osman Paşanın yardımına gelmiş ve Safevileri geri püskürtmüşlerdi[96]. Ayrıca, 1582 yılı sonbaharında Dağıstana gitmek için bir Osmanlı ordusu, Kefe Beylerbeyisi Cafer Paşa komutasında Kefede toplanmıştı. Kuzey Kafkasya steplerini geçtikten sonra, Kuban ve Terek ırmaklarını aşarak Dağıstanda, Osmanlı kuvvetleri komutanı Özdemiroğlu Osman Paşa ile birleşmişlerdi. Bu kuvvetler ile Özdemiroğlu Şii-Safevilere karşı kesin bir savaş kazanmıştı[97].
Özdemiroğlu Osman Paşa, Kafkasyadan kuzey steplerine açılan bu tarihi Derbent/Demirkapıdan gemiler yaptırarak, Hazar Denizi üzerinde ve bu denize akan nehirler kenarında fetihler yapmak emelinde idi. Sokullu Mehmed Paşaya yazdığı bir tezkire de, Demirkapının mükemmel bir deniz üssü olabileceğinden bahsederek yirmi kıta miktarı kadırgalar yapılub levazım ve mühimmat bu canibden irsal olunsa Bahr-ı Kulzum ve ona dahil olan enhar kenarlarında nice vilayetler fetholunub kabza-i teshire gelirdü[98], demekteydi.
Sokullu Mehmed Paşa, 30 Haziran 1579 tarihli Şirvan muhafazasındaki Özdemiroğlu Osman Paşaya verdiği cevapta, teklifi tamamen tasvip ettiğini ve kendisine tam bir yetki verdiğini ve Kırım hanına da, bizzat Demirkapıya kadar gidip kendisi ile iş birliği etmesi hakkında emir verdiğini bildirmişti. Hatta Sokullu Mehmed Paşa, Özdemiroğlu Osman Paşadan, o bölge de büyük ağaçlar ve demir madeni olup olmadığını araştırmasını istemişti[99].
Sokullu Mehmed Paşa, Kefe Beylerbeyine ayrıca bir mektup göndererek, ondan; Bahr-ı Kulzum (Hazar Denizi) deryasında bina olunacak gemilere lazım olan alat ve esbab ne ise cümlesin Kulzum Kapudanı Ali Zid Kudre mariftiyle alub gitmek emr idub zirkolunan gemiye lazım olan kereste ve alat ve esbab-ı gayriden her ne var ise bir nesne alı kumayub cümlesin alub gidesin istimalet viresin ki murad üzere maslahat görülüb tamam oluna, demişti. Kefe Beylerbeyisi Cafer Paşaya malzemelerle gitmesi için emir verilmiş ve Özdemiroğlu Osman Paşaya durum bildirilerek, Cafer Paşa geldiğinde Sen dahi geregi gibi mufid olub zirkolunan esbabı Demirkapuya alub gitmekte kemal mertebe de ikdam ve ihtimam eyleyesin, denilmişti. Yine Osman Paşaya gönderilen bir tezkire de; Derya ilminden haberdar yirmi nefer kadırga reisi tevabi-i ile ve kadırgaların binası içun neccarlar ve üstad topçular ve arabacılar ve arz eyledüğünden ziyade müstevfa hazine ve sayir levazım ve mühimmat Kefe canibine gönderilub ve cümleye Kefe sancakbeyi Mehmed Bey serdar olub Demirkapuya gitmek emrolunub[100] denildiğine göre, Osman Paşanın yukarıda belirtilen değerlendirmesi gereğince, Hazar Denizinde ilk Osmanlı Donanmasının yirmi gemiden mürekkep olması tekarrür etmişti.
Bunların kaptanlarıyla topçuları, tayfaları ve her türlü malzeme Kefeye gönderilmişti. Azak yahut Kefe Sancak beyi, olan Mehmed Beyde, bu ilk Hazar Denizi (Bahr-ı Kulzum) Donanmasına amiral tayin edilmişti. Bu yeni amiralliğin ünvanı ise resmi vesikalarda, Bahr-ı Kulzum Kapudanlığıolarak geçmektedir. Bazı tarih kitaplarında ise; Bahr-ı Şirvan Kapudanlığı, Demirkapu Kapudanlığıgibi isimler yer almaktadır[101].
1580 yılında Özdemiroğlu Osman Paşanın kurduğu Bahr-ı Kulzum Kapudanlığıile Bakü limanı şenlenmiş, buradan kalkan Osmanlı gemileri, Hazar Denizi doğusundaki, Osmanlı müttefikleri olan Türkmen ve Özbek beylerine, İrana karşı kullanılmak üzere top ve yeniçeri, mühimmat vs. gibi, yardımlar götürmüşlerdi. Osmanlı devleti, Türkistan hanları ile olan ticaret ve Hac yolunu böylece güvenli bir şekilde, Hazar Denizi ortasından Osmanlı ülkesine kadar bağlayabilmişti[102].
SONUÇ:
Bu kadar gayretli çalışmalardan sonra ne yazık ki, II. Astarhan seferi de harekete geçilmeden suya düşmüştü. Çünkü, Kırım Hanı ve beyleri, Astarhan seferine gittikleri takdir de, Kırıma kuzeyden bir Rus saldırısı olabilir diye düşünüyorlardı. O halde Kırımı bir Rus taarruzuna açık bırakmamak için, doğrudan doğruya Moskova üzerine yürümeyi tercih ediyorlardı. Osmanlı devleti ise, Kırımın muhafazası için bir donanma göndermeyi taahhüt etmiş ise de, Kırım Hanı buna güvenmiyordu.
1588 yılı İlkbaharında Ruslar üzerine sefere çıkan Kırım Hanı İslam Girayın yolda ölmesi üzerine hareket akim kalmıştır. Daha sonra başlayan Osmanlı-Avusturya savaşı, Ruslar ile ciddi bir mücadeleye girişilmesine imkan bırakmamıştı. On üç yıl kadar süren Osmanlı-Avusturya savaşı Osmanlı devletini bir hayli yıpratmıştı. Kırım Hanlığı dahi neredeyse bütün gücünü bu savaşlar da sarf etmişti diyebiliriz. Ayrıca 1578 yılından itibaren devam eden Osmanlı-İran savaşları da Osmanlı devletini oldukça zorlamıştı[103].
Böylece, Ruslara karşı yapılacak olan, II. Astarhan seferinden vazgeçilmiş oluyordu. 1592 yılında İstanbula III. Murada bir Rus elçisi gönderilmişti. Rus elçisine II. Selim devrinde istenilen barış şartları, yani aynı istekler bildirilmişti. Ruslar da yine bir takım yerine getirilmeyen vaatler de bulundular[104]. Ruslar; zayıflığını, silahlarının güçsüzlüğünü ve birlikten yoksun olduklarını, çok iyi bildikleri Karadenizin kuzeyindeki Türk hanlıklarını, önceleri Rusyaya bağlı olan Kazaklar vasıtasıyla, daha sonra da, bizzat harekete geçerek istila etmişlerdir. Osmanlı devleti ise, önce Doğuda İran ile daha sonra Batıda Avusturya ile uzun süren savaşlardan dolayı hayli yıpranmıştı. Artık, Osmanlılar Kanuni Süleyman devrindeki gücünde değillerdi. Türkistana sistemli olarak yönelmiş olan Ruslara her zaman müdahale edemiyorlardı.
1571de Moskova seferinde Rus Çarı IV. İvan, Kırım Hanı Devlet Girayın karşısına çıkamamış, hem Astarhanı verir gibi yapmış, hem de hediyelerle Onu oyalamak istemişti. Devlet Giray, 1572de tekrar Moskovaya yürümüş ise de, Rus ordusu tarafından Oka ırmağı kıyısında bozguna uğrayıp geri çekilmek zorunda kalmıştı[105]. Bu yenilgiden sonra Devlet Giray, Rus Çarına elçiler göndererek; Bizim Hanımız Kazanı da Astarhanı da istemiyor, yalnız Rus Çarı, Hanımızın istediği hediyeleri göndersin…[106], diye söylemelerini emretmişti. Bundan sonra artık İstanbul ile Bahçe-Saray ilişkileri gevşemişti.
Ancak, III. Murad zamanında 1587de Hac yolu meselesi tekrar gündeme geldiğinde, hemen hemen 1569daki aynı sebeplerden dolayı, Astarhan seferinin yenilenmesi gündeme gelmişti. Oda Kırım han ve beylerinin Ruslar Kırıma saldırırlar kaygıları sebebiyle yapılamamıştır. Üstelik, Osmanlı devleti Kafkaslar ve Azerbaycan seferleri ile oldukça iyi başarılar sağladığı halde II. Astarhan seferi gerçekleşememiştir.
II. Selim devrinde Osmanlı devleti, Rusyanın Türk illerine yayılması karşısında, daima Rusların karşısında olmuştu. Bütün Türklerin hamisi gibi davranmaktan asla geri durmamıştı. Hatta, Kazan ve Astarhan hanlıklarının Ruslar tarafından işgal edilmelerine derhal karşı çıkarak, özellikle Kırım Hanlığını kendi kontrollerinde, Türk yurtlarının korunması için takviye ederek, zaman zaman da askeri kuvvetle destek vererek Rus kuvvetlerine karşı savaşmışlardı.
III. Murad devrinde, Osmanlı devleti açısından önemli hadiselerden biri de 1578-1590 yılları arasında cereyan eden Osmanlı-İran savaşlarıydı. Bu süreçte, III. Murad, özellikle Türkistanda hüküm süren Şeybani Han neslinden, Özbek Hanı II. Abdullah ile İranda bulunan Şii-Safevi devletine karşı birlikte karar ve tavır alma siyasetini yürütmüştür. Aynı surette Rusya çarlığına karşı da son derece kuvvetli bir dayanışma içerisinde olmuşlardır.
Ancak, Kırım Hanlığının Karadenizde Osmanlı hakimiyeti artarsa, bizim hakimiyetimiz tehlikeye girer düşüncesi ile Kazan ve Astarhana Kırımın hükmetmesi arzuları, Kırım Hanının Rus Çarı ile iyi ilişkiler içine girmesi, Türk hanlıklarının kendi içerisinde giriştiği taht mücadeleleri, Osmanlı devletinin destek ve girişimlerini sonuçsuz bırakmıştı. Burada Rus çarlarının Türk hanlıkları ve Osmanlı devletine karşı, çok dikkatli ve ince bir siyaset takip ettiğini de unutmamak gerekir.
III. Murad, Kanuni Süleyman zamanındaki, büyüklüğü, gelişmişliği, kudreti ve yaptırım gücü olan Osmanlı devletinin başında gerek Batıda gerekse Doğuda, bir çok hanedanlık ile barış yapmış, çoğu zaman bu barış şartları, Osmanlıların koyduğu ilkeler doğrultusunda kabul edilmişti. II. Selim Hanın sekiz yıl kadar süren iktidarı sırasında, Kıbrıs adası fethedilmişti. Karadenizin kuzeyinde Rusya çarlığının yayılmacı politikasına karşı, Don-Volga Kanalı Projesi gerçekleştirilememiş, ancak diplomatik ataklar sürdürülmüştü. Türkistan hanları ile olan muhaberat devam etmiş, Türkistanlı Hacılar ve tüccarlar için ticaret ve ulaşım güvenliği iş birliği gerçekleştirilmişti. Osmanlı devleti III. Murad devrinde, Yavuz Sultan Selim ve Kanuni Sultan Süleyman devirlerinin güçlü mirası üzerinde oturmaktaydı.
Osmanlı devleti XVI. yüzyılın ikinci yarısında yine de, Türkistan tarafından gelen Hacıların yol güvenliğini, Osmanlı devleti ile Karadenizin kuzeyindeki ve Kafkaslardaki Müslüman ahalinin huzur ve münasebetlerinin devamını sağlamak arzusunu sürdürmüşlerdir. II. Selim ve III. Murad dönemleri boyunca, Osmanlı devleti tarafından, Türkistan memleketlerinden gelen hanların mektuplarına, hep olumlu cevaplar verilmiştir. Osmanlı devleti, XVI. yüzyılın ikinci yarsında Karadenizde hakimiyet elde etmenin, Karadeniz ile Hazar Denizini birleştirmek suretiyle buralarda kalıcı hakimiyet kurmanın önemini beş yüzyıl önce idrak etmiş ve uygulamaya koymuştur. Bu mesele, bugünde son derece önemli bir husus olarak karşımızda durmaktadır.

K A Y N A K Ç A:

Ahmed Feridun Bey; Münşeatüs-Selatin, C. I-II. İstanbul, 1274-1275 h.
Ahmed Refik; Bahr-ı Hazar-Karadeniz Kanalı ve Ejderhan Seferi, T.O.E.M., Nr. 43, İstanbul, 1333 h, C. VIII, (ss. 1-14).
AKMAZ, Ahmet; Rus Yayılmacılığı Karşısında Kafkasya Müridizm Hareketi (Doğuşu),
Bizim Gençlik Yayınları, Kayseri, 1994.
Ali, Gelibolulu Mustafa; Künhu’l Ahbar, C. I-IV, Amire Matbaası, İstanbul, 1277 h.
Başbakanlık Osmanlı Arşivi; Mühimme Defterleri; VII, X, XVI, XXIV, LXII, İstanbul.
DANİŞMEND, İsmail Hami; İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, C. I-IV, Türkiye Yayınevi,
İstanbul, 1948-1961.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Karadeniz, İslam Ansiklopedisi, Türkiye Diyanet Vakfı
Yayınları, C. I-XXX, İstanbul, 1990-2006, C. XXIV, (ss. 385-390).
HAMMER, J. Pustgall; Devlet-i Osmaniye Tarihi, (Terc. Mehmed Ata, C. I-X,
Selanik Matbaası, İstanbul, 13302-1332 h.,
HİLMİ, M.; Kanuni Sultan Süleymanın 1533-1535 Bağdad Seferi, Askeri Basımevi,
İstanbul, 1932.
KARAÇELEBİ-ZADE, Abdülaziz; Ravzatu’l-Ebrar, Bulak Matbaası, Mısır, 1238 h.
Katip Çelebi; Tuhfetü’l Kibar fi Esfari’l-Bihar, Matbaa-i Bahriyye, İstanbul, 1329 h.
KILIÇ, Remzi; Kanuni Devri Osmanlı-İran Münasebetleri (1520-1566), IQ Kültür Sanat
Yayıncılık, İstanbul, 2006.
__________; Osmanlı Padişahı III. Murad ve Özbek Hükümdarı II. Abdullah Han Dönemi
Osmanlı- Türkistan Dayanışması, Bilig Türk Dünyası Sosyal Bilimler Dergisi, S. 10,
Yaz 99, Ankara, 1999 (ss. 49-59).
__________; XVI. Asrın İkinci Yarısına Doğru Rusların Türk İllerinden Kazan ve
Astarhanı İşgal Etmeleri, Türk Kültürü, S. 454, Ankara, Şubat 2001, (ss. 90-96).
KIRZIOĞLU, M. Fahrettin; Osmanlıların Kafkas-Ellerini Fethi (1451-1590), T.T.K.
Basımevi, Ankara, 1993.
KURAT, Akdes Nimet; Türkiye ve İdil Boyu, Ankara Üniversitesi Basımevi, Ankara, 1966.
Mustafa Nuri Paşa; Netayicul-Vukuat, C. I-II. (Sadeleştiren: Neşet Çağatay), T.T.K.
Basımevi,(3.baskı), Ankara, 1992.
MÜNECCİMBAŞI, Ahmed; Sahaiful-Ahbar, (Müneccimbaşı Tarihi), (Terc. Nedim Ahmed), C. III, Hacı Mahmud Kitaplığı, Nr. 4741, Süleymaniye Ktb., İstanbul, 1285 h.
PEÇEVİ, İbrahim; Peçevi Tarihi, C. I-II, İstanbul, 1281-1283 h.
Saffet Bey;Bahr-ı Hazarda Osmanlı Sancağı, T.O.E.M., S. 14, İstanbul, 1330 h.,
C. III, (ss. 857-861).
SARAY, Mehmet; Türk-İran Münasebetlerinde Şiiliğin Rolü, T.K.A.E. Yayınları, Ankara, 1990.
__________ ; Rus İşgali Devrinde Osmanlı Devleti ile Türkistan Hanlıkları Arasındaki Siyasi Münasebetler (1775-1875), T.T.K. Basımevi, Ankara, 1994.
___________ ; Rusyanın Türk İllerinde Yayılması, İstanbul, 1975.
Selaniki, Mustafa Efendi; Selaniki Tarihi, İstanbul, 1281 h.
Seydi Ali Reis; Asar-ı Eslaftan Miratul-Memalik, İzmirli İsmail Hakkı Kitaplığı,
Nr. 3678/7, Süleymaniye Ktb., İstanbul, 1313 h.
İNALCIK, Halil; Osmanlı-Rus Rekabetinin Menşei ve Don-Volga Kanalı Teşebbüsü
(1569), Belleten, S. 46, Ankara, 1948, C. XIII, (ss.349-402).
İLGÜREL, Mücteba; II. Selim, Doğuştan Günümüze Büyük İslam Tarihi, Çağ Yayınları,
İstanbul, 1989, C. X, (ss. 383-391).
__________ ; III. Murad, D.G.B.İ.T., Çağ Yayınları, İstanbul, 1989, C, X, (ss. 393-401).
TAYMAS, Abdullah Battal; Kazan Türkleri, T. K. A. E. Yayınları, Ankara, 1966.
TEMİR, Ahmet; Nogay Hanlığı, Türk Dünyası El Kitabı, T.K.A.E. Yayınları,
Ankara, 1992, C. I, (ss. 435-436).
TOGAN, Zeki Velidi; Bugünkü Türkili Türkistan ve Yakın Tarihi, Enderun Kitabevi,
İstanbul, 1981.
UZUNÇARŞILI, İsmail Hakkı; Osmanlı Tarihi, C. III/I, T.T.K. Basımevi, Anakara, 1988.

________________________________________
[1] M. Hilmi, Kanuni Sultan Süleymanın 1533-1535 Bağdad Seferi, Askeri Basımevi, İstanbul, 1932, s. 3.
[2] Remzi Kılıç, Kanuni Devri Osmanlı-İran Münasebetleri (1520-1566), IQ Kültür Sanat Yayıncılık, İstanbul, 2006, s. 124-125.
[3] DİA (Diyanet İslam Ansiklopedisi), Karadeniz, İslam Ansiklopedisi, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, İstanbul, 2001, C. XXIV, s. 387.
[4] Remzi Kılıç, XVI. Asrın İkinci Yarısına Doğru Rusların Türk İllerinden Kazan ve Astarhanı İşgal Etmeleri, Türk Kültürü, S. 454, Yıl XXXIX, Ankara, Şubat 2001, s. 90.
[5] Mücteba İlgürel, II. Selim, Doğuştan Günümüze Büyük İslam Tarihi, Çağ Yayınları, İstanbul, 1989, C. X, s. 383.
[6] Halil İnalcık, Osmanlı-Rus Rekabetinin Menşei ve Don-Volga Kanal Teşebbüsü (1569), Belleten, S. 46, Ankara, 1948, C. XIII, s. 368.
[7] İnalcık, A.g.mk., Belleten, C. XIII, s. 369; İsmail Hakkı Uzunçarşılı, Osmanlı Tarihi, T.T.K. Basımevi, Anakara, 1988, C. III/I, s. 34.
[8] İnalcık, A.g.mk., Belleten, C. XIII, aynı yer.
[9] BOA,(Başbakanlık Osmanlı Arşivi), Mühimme Defteri, LXII, Sıra nr. 253, s. 572; Ahmed Feridun Bey, Münşeatüs-Selatin, İstanbul, 1274 h., C. I, s. 612-613.
[10] BOA, M.D., XXIV, Sıra nr. 389, s. 142.
[11] BOA, M.D., VII, Sıra nr. 2723, s. 985.
[12] Mehmet Saray, Türk-İran Münasebetlerinde Şiiliğin Rolü, T.K.A.E. Yayınları, Ankara, 1990, s. 29.
[13] BOA, M.D., VII, Sıra nr. 2723, s. 985; Ahmed Refik, Bahr-ı Hazar-Karadeniz Kanalı ve Ejderhan Seferi, T.O.E.M., Nr. 43, İstanbul, 1333 h., C. VIII, s. 3.
[14] Akdes Nimet Kurat, Türkiye ve İdil Boyu, Ankara Üniversitesi Basımevi, Ankara, 1966, s. 95.
[15] İnalcık, A.g.mk., Belleten, C. XIII, s. 369-370.
[16] Ahmed Refik, A.g.mk., T.O.E.M., C. VIII, s. 8.
[17] Ahmet Temir, Nogay Hanlığı, Türk Dünyası El Kitabı, T.K.A.E. Yay., Ankara, 1992, C. I, s. 435.
[18] Seydi Ali Reis, Asar-ı Eslaftan Miratul-Memalik, İzmirli İsmail Hakkı Kitaplığı, Nr. 3678/7, Süleymaniye Ktb., İstanbul, 1313 h., s. 73.
[19] Kurat, Türkiye ve İdil Boyu, s. 102.
[20] Temir, Nogay Hanlığı, Türk Dünyası El Kitabı, C. I, s. 435.
[21] Kurat, Türkiye ve İdil Boyu, s. 102.
[22] İnalcık, A.g.mk., Belleten, C. XIII, s. 370.
[23] Kurat, Türkiye ve İdil Boyu, s. 95.
[24] BOA., M.D., VII, Sıra nr. 2723, s. 985.
[25] BOA., M.D., VII, Sıra nr. 2722, s. 984.
[26] BOA., M.D., X, Sıra nr. 149, s. 556.
[27] İnalcık, A.g.mk., Belleten, C. XIII, s. 370.
[28] İnalcık, A.g.mk., Belleten, C. XIII, s. 371; Mehmet Saray, Rusyanın Türk İllerinde Yayılması, İstanbul, 1975, s. 30.
[29] Müneccimbaşı, Sahaiful-Ahbar, (Müneccimbaşı Tarihi), (Terc. Nedim Ahmed), Hacı Mahmud Kitaplığı, Nr. 4741, Süleymaniye Ktb., İstanbul, 1285 h., C. III, s. 522.
[30] İbrahim Peçevi, Peçevi Tarihi, İstanbul, 1283 h., C. I, s. 469; Gelibolulu Mustafa Ali, Künhu’l Ahbar, İstanbul, 1277 h., C. IV, v. 256 a; Uzunçarşılı, A.g.e., C. III/I, s. 35.
[31] Ahmed Refik, A.g.mk., T.O.E.M., C. VIII, s. 2.
[32] İnalcık, A.g.mk., Belleten, C. XIII, s. 371.
[33] İsmail Hami Danişmend, İzahlı Osmanlı Tarihi Kronolojisi, Türkiye Yayınevi, İstanbul, 1948, C. II, s. 384.
[34] Mehmet Saray, Rus İşgali Devrinde Osmanlı Devleti ile Türkistan Hanlıkları Arasındaki Siyasi Münasebetler (1775-1875), T.T.K. Basımevi, Ankara, 1994, s. 6.
[35] Abdullah Battal Taymas, Kazan Türkleri, T. K. A. E. Yayınları, Ankara, 1966, s. 38; Saray, Rusyanın Türk İllerinde Yayılması, s. 30-31.
[36] İnalcık, A.g.mk., Belleten, C. XIII, s. 371.
[37] İnalcık, A.g.mk., Belleten, C. XIII, s. 372.
[38] İnalcık, A.g.mk., Belleten, C. XIII, aynı yer; Kırım Hanı Sahib Giray 1549da Astarhanı ele geçirdiği zaman yeğeni Devlet Girayı Astarhan Hanı yapmıştı, denilmektedir.
[39] İnalcık, A.g.mk., Belleten, C. XIII, s. 372-373.
[40] Peçevi, A.g.e., C. I, s. 468-469; Mustafa Nuri Paşa, Netayicul-Vukuat, (Sadeleştiren: Neşet Çağatay), T.T.K. Basımevi, (3. baskı), Ankara, 1992, C. I-II, s.109; Ahmed Refik, A.g.mk., T.O.E.M., C. VIII, s. 3-4.
[41] İnalcık, A.g.mk., Belleten, C. XIII, s. 374.
[42] BOA, M.D., VII, Sıra nr. 1738, s. 622; Ahmed Refik, A.g.mk., T.O.E.M., C. VIII, s. 6.
[43] Ahmed Refik, A.g.mk., T.O.E.M., C. VIII, s. 6.
[44] BOA, M.D., VII, Sıra nr. 2745, s. 997.
[45] BOA, M.D., VII, Sıra nr. 2275, s. 830.
[46] BOA, M.D., VII, Sıra nr. 2280, s. 832.
[47] Ahmed Refik, A.g.mk., T.O.E.M., C. VIII, s. 8.
[48] BOA, M.D., VII, Sıra nr. 2599, s. 945; Saray, Rusyanın Türk İllerinde Yayılması, s. 32.
[49] İnalcık, A.g.mk., Belleten, C. XIII, s. 375.
[50] Saray, Rusyanın Türk İllerinde Yayılması, s. 32.
[51] Nuri Paşa, A.g.e., C. I-II, s.109; Müneccimbaşı, Sahaiful-Ahar, (Terc. N. Ahmed), C. III, s. 522; Taymas, A.g.e., s. 38
[52] Danişmend, A.g.e., C. II, s. 384.
[53] Taymas, A.g.e., aynı yer; Saray, Rusyanın Türk İllerinde Yayılması, s. 33.
[54] Taymas, A.g.e., s. 39; Danişmend, A.g.e., C. II, s. 385.
[55] Müneccimbaşı, A.g..e., C. III, s. 522.
[56] Taymas, A.g.e., s. 39.
[57] Danişmend, A.g.e., C. II, s. 385.
[58] Kurat, Türkiye ve İdil Boyu, s. 83.
[59] Kurat, Türkiye ve İdil Boyu, s. 79; İnalcık, A.g.mk., Belleten, C. XIII, s. 379.
[60] İnalcık, A.g.mk., Belleten, C. XIII, s. 380.
[61] Ahmed Refik, A.g.mk., T.O.E.M., C. VIII, s. 11; Peçevi, A.g.e., C. I, s. 470.
[62] Kurat, Türkiye ve İdil Boyu, s. 109.
[63] Bkz.; Ahmed Refik, A.g.mk., T.O.E.M., C. VIII; İnalcık, A.g.mk., Belleten, C. XIII, s. 381.
[64] Kurat, Türkiye ve İdil Boyu, s. 101.
[65] Kurat, Türkiye ve idil Boyu, s. 106.
[66] Karaçelebizade, Abdülaziz, Ravzatu’l-Ebrar, Bulak Matbaası , Mısır, 1238 h., s. 447.
[67] İnalcık, A.g.mk., Belleten, C. XIII, s. 382.
[68] Katip Çelebi, Tuhfetü’l Kibar fi Esfari’l-Bihar, İstanbul, 1329 h., s. 86.
[69] Peçevi, A.g.e., C. I, s. 470; Saray, Rusyanın Türk İllerinde Yayılması, s. 33.
[70] Kurat, Türkiye ve İdil Boyu, s. 149-151; Saray, Rusyanın Türk İllerinde Yayılması, s. 34.
[71] Kurat, Türkiye ve İdil Boyu, s. 152; Ahmet Akmaz, Rus Yayılmacılığı Karşısında Kafkasya Müridizm Hareketi (Doğuşu), Bizim Gençlik Yayınları, Kayseri, 1994, s. 40.
[72] Taymas, A.g.e., s. 39.
[73] İnalcık, A.g.mk., Belleten, C. XIII, s. 385.
[74] Taymas, A.g.e., s. 38.
[75] Taymas, A.g.e., s. 40.
[76] Feridun Bey, A.g.e., C. II, s. 552-553.
[77] İnalcık, A.g.mk., Belleten, C. XIII, s. 387.
[78] BOA, M.D., XVI, Sıra nr. 3, s. 2.
[79] BOA, M.D., XVI, Sıra nr. 3, s. 2
[80] Kurat, Türkiye ve İdil Boyu, s. 155.
[81] Taymas, A.g.e., s. 40-41.
[82] Danişmend, A.g.e., C. III, s. 1; Mücteba İlgürel, III. Murad, D.G.B.İ.T., Çağ Yayınları, İstanbul, 1989, C, X, s. 393.
[83] M. Fahrettin Kırzıoğlu, Osmanlıların Kafkas-Ellerini Fethi (1451-1590), T.T.K., Ankara, 1993, s. 255.
[84] Remzi Kılıç, Osmanlı Padişahı III. Murad ve Özbek Hükümdarı II. Abdullah Han Dönemi Osmanlı- Türkistan Dayanışması, Bilig Türk Dünyası Sosyal Bilimler Dergisi, S. 10, Yaz 99, Ankara, 1999, ss. 49-59.
[85] Pustgall Hammer, Devlet-i Osmaniyye Tarihi, Terc. Mehmed Ata, Selanik Matbaası, İstanbul, 1330-1332 h., C. VII, s. 132.
[86] İnalcık, A.g.mk., Belleten, C. XIII, s. 393.
[87] Mustafa Selaniki, Selaniki Tarihi, İstanbul, 1281 h., s. 230; Ahmed Refik, A.g.mk., T.O.E.M., C. VIII, s. 12.
[88] Zeki Velidi Togan, Bugünkü Türkili Türkistan ve Yakın Tarihi, Enderun Kitabevi, İstanbul, 1981, s. 134.
[89] Kurat, Türkiye ve İdil Boyu, s. 157.
[90] Ahmed Refik, A.g.mk., T.O.E.M., C. VIII, s. 12; İnalcık, A.g.mk., Belleten, C. XIII, s. 394.
[91] Selaniki, A.g.e., s. 230; Ahmed Refik, A.g.mk., T.O.E.M., C. VIII, s. 12.
[92] BOA, M.D., LXII, Sıra nr. 233, s. 106.
[93] BOA, M.D., LXII, Sıra nr. 231, s. 105.
[94] BOA, M.D., LXII, Sıra nr. 226, s. 102.
[95] İnalcık, A.g.mk., Belleten, C. XIII, s. 391.
[96] Danişmend, A.g.e., C. III, s. 42.
[97] İnalcık, A.g.mk., Belleten, C. XIII, s. 391.
[98] Saffet Bey,Bahr-ı Hazarda Osmanlı Sancağı, T.O.E.M., S. 14, İstanbul, 1330 h., C. III, s. 860.
[99] Saffet Bey, A.g.mk., T.O.E.M., C. III, s. 861.
[100] Saffet Bey, A.g.mk., T.O.E.M., C. III, aynı yer.
[101] Danişmend, A.g.e., C. III, s. 43.
[102] Kırzıoğlu, A.g.e., s. 387.
[103] Kurat, Türkiye ve İdil Boyu, s. 166.
[104] İnalcık, A.g.mk., Belleten, C. XIII, s. 395.
[105] Taymas, A.g.e., s. 41.
[106] Taymas, A.g.e., s. 42.

Leave a Comment

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir